Hindistan’a adım attığınızda karşınıza çıkan manzara, yalnızca bir ülke değil, sanki başlı başına bir kıta. Renklerin, kokuların, seslerin birbirine karıştığı bu toprakların tarihine baktığınızda ise Müslümanların derin izlerini görmemek mümkün değil. İndus Nehri kıyılarında başlayan medeniyet yolculuğu, bir süre sonra Türk komutanların atlarının nal sesleriyle şekillenmeye başlamış, ardından Babür (Gürgâniyye) Devleti’nin görkemiyle doruğa ulaşmıştır.
Bugün Pakistan sınırları içinde kalan İndus Nehri havzası, aslında Hindistan tarihinin kalbinin attığı yerlerden biridir. Müslümanlar, 8. yüzyılda Arap tüccarlarla bu bölgeye ulaşmaya başladı. Ancak asıl dönüm noktası, genç bir Türk komutan olan Muhammed bin Kasım’ın 711’de Sind bölgesine yaptığı seferdir. Henüz yirmili yaşlarında olan bu komutan, İslam’ın Hindistan’daki ilk siyasi izlerini bırakan kişiydi.
Yüzyıllar sonra, Gazneli Mahmud’un seferleriyle başlayan Türk etkisi, 12. yüzyılda Delhi Sultanlığı ile kalıcı hale geldi. Kutub Minar’ın göğe yükselen taşları, sadece bir mimari şaheser değil, aynı zamanda “biz buradayız” diyen Müslüman kimliğin bir sembolüydü. Delhi Sultanları, Hindistan’a yalnızca kılıç getirmedi; beraberinde medreseler, vakıflar, ilim ve sanat da getirdi.
16. yüzyılda sahneye çıkan Babür İmparatorluğu ise, Hindistan’da Müslümanların altın çağı oldu. Devleti’nin kurucusu, edîb, âlim ve tasavvuf ehli, Hanefî mezhebi fıkıh âlimi Zahîrüddîn Muhammed Bâbür’dür. Tıpkı Osman gazi gibi devleti kendi ismiyle anıldı.
Tîmûr Hân’ın beşinci göbekten torunu Bâbür şah iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Türkçe’den başka, pek mükemmel sûrette Farsça, Arabca ve Moğolca öğrendi. Ehl-i sünnet i’tikâdını ve Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini öğrendi. Dedeleri Ebû Sa’îd ve Yûnus Hân, Silsile-i âliyyenin büyüklerinden Ubeydüllah-i Ahrâr’ın (kuddise sirruh) sohbetinde bulundular.
Bâbür Şah doğunca, dedeleri Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine takdim edip, isim taleb ettiler. Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, Bâbür’e, dînin koruyucusu ma’nâsında Zahîrüddîn lakabını verdi. Ona, âlemlere rahmet olarak yaratılan, Allahü teâlânın habîbi, sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) ism-i şerîfi olan Muhammed ismini verdi. Çok duâlar etti. Bâbür Şah, bu isimlendirme ve teveccüh sayesinde, çok büyük muvaffakiyetlere mazhar oldu. Kendisi de dâima bunun şükrünü yaptı.
Zamanının en büyük evliyası olan Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri beraberindeki seyyidlerle birlikte İstanbul'un manevi fatihi olmakla kalmamış aynı zamanda Babür devletinin tohumlarını mübarek elleriyle yeşerterek islama hizmet eden iki büyük ehli sünnet imparatorluğu himayesi altına almıştır.

Bâbür şah budizm ve mecûsîlik gibi putperestliğe inanan racaların zulmü altında inleyen Hindistan’a, İslâmiyet’i götürmeye karar verdi. Kuvvetli bir ordu kurdu. 1519 senesinde İndus nehrini sallarla geçerek Pencab’a hâkim oldu. Pencab ahâlisine çok iyi muamele etti. Askerlerin zulüm ve tahribat yapmasını şiddetle yasak etti.
Bâbür Şah, uğradığı her yerde, insanların müslüman olmasında müessir olan, evliya ve âlimlerin kabir ve türbelerini ziyaret etti. Muvaffakiyeti için, onların ruhlarından istimdâdda bulunup, Allahü teâlâya dua etti.
Hindistan’ın zaptı için, batıdaki en büyük Türk-İslâm devleti olan Osmanlı Devleti ile münâsebet kurdu. O devrin en ileri ve en yüksek ateşli silâh teknolojisine sâhib olan Osmanlı Devleti’nden topçu ustaları getirtti.

Bütün hazırlıklarını yapan Bâbür, Delhi’ye hâkim olan İbrahim Lodî’ye karşı harekete geçti. 21 Mayıs 1526’da Pânipüt’te yapılan meydan muharebesinde, İbrahim Lodî’nin kendisinden çok üstün kuvvetlerini karşılayarak mağlûb etti. Bu zaferden sonra büyük ün kazanan Bâbür Şâh’a imparatorluk yolu açıldı. İbrahim Lodî’nin ölümü üzerine, Hindistan-Türk İmparatorluğu tacına sâhib oldu.
O zaman dünyânın en büyük şehirleri arasında olan Delhi, Agra ve Hanpur’u 1526 yılında feth etti. Agra’yı başşehir yaparak, 1526 yılını Bâbür İmparatorluğu’nun kuruluş târihi olarak îlân etti. Hindistan’da Müslümanların altın çağı oldu. Bâbür Şah, 1530 senesinde Agra’da vefat edince yerine, yirmi iki yaşındaki büyük oğlu Hümâyûn Şah geçti.
Hümâyûn Şah, saltanatının ilk zamanlarında kardeşi Kâmran Mirza ile uğraşmak zorunda kaldı. Pânipüt’de bâbür Şâh’a yenilen İbrahim Lodî’nin Bengal’e kaçan oğlu Mahmûd Lodî, hükümdar değişikliğinden ve iç çatışmalardan faydalanmayı umarak, Bâbürlü Devleti’nin topraklarına saldırıp Cavnpûr’u ele geçirdi. Bunun üzerine yeni hükümdar Hümâyûn Şah, ordusu ile Cavnpûr önlerine geldi. Mahmûd Lodî’yi bozguna uğratarak, şehri tekrar ele geçirdi.
Hümâyûn Şah, iç ve dış karışıklıklar nedeniyle 1540 senesinin başlarında başkent Agra’yı da terketmek zorunda kaldı. Elinde sâdece Afganistan, Sind, Kuzey Pencab, Keşmir ve Belûcistan kalmıştı. 1543 senesinde Hümâyûn Şah, Kuzey Pencab, Sind ve Belûcistan’ı da Sûrîlere bırakmak zorunda kaldı. 1555 senesi Şubat ayında tekrar Hindistan’ın fethine girişti. Kısa zamanda Pencab havalisine hâkim oldu. Aynı sene Haziran ayının yirmi ikisinde Sûrîlerle yaptığı Maçivara meydan savaşını kazandı. Böylece Hindistan kapıları tekrar Hümâyûn Şâh’a açuldı. Bu zafer, Bâbür Devleti’nin ikinci kuruluş târihi olarak kabul edilmektedir.
Hümâyûn Şah, 1556 senesi Ocak ayının yirmi sekizinde öldü. O sırada Hindistan’da bulunan büyük Türk denizcisi Şeydi Ali Reis’in tavsiyesine uyularak, oğlu Ekber’in tahta çıkışına kadar ölümü gizli tutuldu. Hümâyûn Şah, Delhi’de defnedildi.



Ekber'in dönemi ise müslümanlar için tam bir buhran dönemidir. Hindu karısı ve sapık vezirlerinin de etkisinde kalan Ekber islamiyeti yasaklamaya yeltenecek kadar sapıtmış ve dini ilahi adında sapık bir din ortaya koyarak halkı bu dine geçmeleri için zorlamıştır.
Müslümanlığa karşı aşırı kin duyan Ekber Şah, kendi dîninde, İslâm dîninden hiç bir emre yer vermediği gibi, Sulh-ü küllinin savunucusu olduğunu söylemesine rağmen, İslâm dînini tamamen terk etti ve düşman oldu. Bu sebeple 1582-1585 yılları, müslümanların en çok baskı ve zulüm gördüğü yıllar oldu.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbat kitabının 1. cild 47. mektubunda; “Ekber Şâh’ın hükümeti zamanında, müslümanların başına ne sıkıntılar ne felâketler gelmişti, hepimiz biliyoruz” buyurmak suretiyle bu zulüm ve işkenceyi bildirmişlerdir.
Bütün bu baskı ve zulümlere rağmen Ekber Şâh’ın yeni dînini kabul edenlerin sayısı bir kaç bini geçmemişti. Onun dînini idareci ve ileri gelen kimselerden sâdece on sekiz kişi kabul etti. Ekber Şah, 1605 senesinin Ekim ayı içinde şiddetli bir dizanteri hastalığına tutuldu. 22 gün hasta yattıktan sonra fecî bir şekilde öldü.
Kendisi; sözleriyle, fikirleriyle ve davranışlarıyla müslümanlıktan çıkmış olmasına rağmen, cenazesi İslâmî usûllere göre kaldırıldı.

Selîm Cihangir Şah, babası Ekber Şah’ın çevresindeki, sapık fikirleri ile insanları doğru yoldan ayıran kimseler fikirleri, onu tatmin etmedi. Lalası Hân-ı Hânân Abdürrahîrn Hân’dan ( Bayram Han'ın oğludur. ) az da olsa, istifâde etti. Daha şehzadeliğinde babasının bozuk fikirlerinde akıl hocası olan vezir Ebü’l-Fadl’ı öldürdü. Babasının sapıklıklarına karşı çıktığı için araları açıldı. Hattâ babası onu veliahdlıktan uzaklaştırıp, yerine torunu ve Cihangir’in oğlu Hüsrev’i geçirmek istedi. Bir Hind racasının kızı ile evli olan Hüsrev, dedesinin sapık fikirlerini benimsiyor, müslümanlara düşmanlık ediyordu.
Ekber Şâh’ın kötülüklerine bir son vermek için hazırlık yapan müslümanlar, yerine Hüsrev’i veliahd tâyin etmek niyetinde olduğunu duyunca, daha az zararlı olan Cihangir Şâh’ı desteklediler. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden ve devlet ileri gelenlerinden olan Seyyid Şeyh Ferîd, Cihangir’e isyan eden en güçlü rakibi ve oğlu Hüsrev’in isyanını bastırdı. Bu yüzden Cihangir Şah, Şeyh Ferîd’e Nevvâb Murtezâ Hân ünvanını verdi ve çadırında bizzat ziyaret ederek, Gücerat valiliğine tâyin etti. Hüsrev’e yardım eden 5. Sih gurusu Arjan Dev, saraya çağrılarak öldürüldü. Bu durum Sihlerle devletin arasını açtı.



Cihangir Şâh’ın tahta çıkması, müslümanlara rahat nefes alma imkânı verdi. Fakat o, babasının adamlarına da hürriyet verdi. Bütün eski rakiplerini içine alacak şekilde af îlân etti. 1611 yılında, eski kumandanlarından Şir Afgan’ın kırk yaşlarındaki dul karısı Nur Cihân’la evlendi. Zekî ve kültürlü bir kadın olan Nur Cihan, Cihangîr’in irâdesine hâkim oldu. Eski kocasından olan kızını şehzade Şehriyâr’la evlendirdi.
Nur Cihân’ın; İranlı bir râfizî olan babası Gıyas Bey ve yakınları devletin üst kademelerine yükseldiler. Bunlar arasında Karakoyunlu Türkmenlerinden olan kardeşi Âsaf Hân'da vardı ancak kendisi şiiliği bırakıp Sünni olmuştu. Sonradan başvezir oldu. Âsaf Hân’in kızı Mümtaz Hân, şehzade Hürrem’le (Şah Cihan) evlendi.
Nur Cihân’ın akrabaları sayesinde, İran’ın askerî, ilmî ve idarî şahsiyetleri, şâirleri Hindistan’a akın ettiler. Bir râfizîyi baş müfti yaptılar. Devlet dâirelerine rastgele adam alınmaya başlandı. “Sulh-ı kül yapacağız” iddiasıyla sözde herkesi memnun edecek şeyler yapmak istediler. Devlet harcamaları çoğaldı ve rüşvet aldı yürüdü. İngilizlere ticâret için yerleşme yeri verildi. İmparatorluğun genişlemesi durma noktasına geldi. Kandahar kalesi İranlıların eline geçti. Fırsat ele geçince, İranlıların hakkından gelinmesini Nur Cihan önledi.

Gücerât valisi Seyyid Şeyh Ferîd’in vefatı ile Cihangir Şah iyiden kontrolden çıktı. Çevresindeki Eshâb-ı kiram düşmanı râfizîler onu Ehl-i sünnet âlimlerine ve Ehl-i sünnet müslümanlara karşı kışkırtmaya başladılar. O sırada ariflerin ışığı, velîlerin önderi ve müslümanların baş tacı olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri, insanların kurtulması, ebedî saadetlere kavuşması için Serhend’deki medresesinde talebelere ilim öğretiyor, insanlara nasihat veriyordu. Hasedçiler, Cihangir Şâh’a şikâyet edip, hakkında olmadık şeyler söyleyerek iftiralarda bulundular. Hindistan’da Ehl-i sünnet düşmanı pek çok mezhebsiz, elele vererek, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guvalyar’a hapsedilmesine sebeb oldular.
Kalede mahbûs bulunan binlerce kâfir, İmâm’ın (kuddise sirruh) bereketi sayesinde îmân ve İslâm ile şereflendi. Bir çok günahkâr, tövbe etti. Hattâ, bâzıları yüksek âlim oldu. Sultan’ın veziri Ehl-i sünnet düşmanı olduğundan, zindanda İmâm’ın başına kardeşini tâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını söylemişti. O ise, İmâm’dan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hattâ neş’e görerek tövbe etmiş, bozuk itikadını düzelterek Ehl-i sünnet olmakla şereflenmiş, İmâm’ın (kuddise sirruh) hâlis talebelerinden olmuştu.

İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), mahbûs iken, Sultan’dan razı olup, yaptıklarından memnun idi. Ona hep hayır dua ediyordu. Hattâ, İmâm’ın (kuddise sirruh) talebelerinden bâzısı, Sultan’a kasd etmek istedi. Bunu yapabilecek kudrette oldukları hâlde İmâm onları, rüyalarında ve uyanık iken men etti. Sultan’a hayır dua etmelerini emretti. “Sultan’ı incitmek, bütün insanlara zarar verir” buyurdu.
İmâm (kuddise sirruh) kalede iki veya üç sene kaldıktan sonra, Sultan, yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsanda bulundu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp ihtiramla vatanına gönderdi. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh), evvelce bulunduğu hâllerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak avdet buyurdu. Sultan Cihangir’e yazdığı mektublarla emr-i ma’rûfta bulundu.


Sultan Cihangir’in râfizî îtikâdlı hanımı Nur Cihân’ın hâkimiyeti tamamen ele geçirmesi ve damadı şehzade Şehriyâr’ı Cihangir’e velîahd yapma niyetleri, Şehzade Hürrem’in (Şah Cihan) isyanına sebeb oldu.
Nur Cihân’ın faaliyetlerinden rahatsızlık duyan sünni-Hanefi bir komutan olan Mehabet Hân da, bu isyana katıldı. Hattâ Sultan Cihangir’i esir alarak, yedi ay kontrolünde tuttu. Daha sonra serbest bıraktı. Şehzade Hürrem de babasına itaat etti. Racputan’a ve Dekken’e yapılan seferlerde komuta kudretini ortaya koyarak, mühim başarılar elde etmiş olan Şehzade Hürrem (Şah Cihan), babasının son günlerinde tekrar isyan etmek istedi. Çevresindeki herkes isyana teşvik ediyor, babası Cihangir’in vefatından sonra üvey annesi Nur Cihân’ın kendi damadı şehzade Şehriyâr’ı başa geçireceğini söylüyordu.
Bâzı kimselerin tavsiyesi üzerine, zamanın büyüğü, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine hâlini arz etti. İmâm-ı Rabbânî (rahmetullahi aleyh) ona nasihatte bulunup, babasına karşı gelmesine mâni oldu ve; “Babana git, elini öp, gönlünü al! Yakında vefat edecek, saltanat sana kalacaktır” buyurarak müjde verdi. Söz dinleyen şehzade Hürrem, isyandan vazgeçip babasına itaat etti. Çok geçmeden Cihangir Şah vefat etti (1627). Nur Cihan, damadı Şehriyâr’ı, sünni olan kardeşi Âsaf Hân da kendi damadı Hürrem’i tahta geçirmek için faaliyete geçtiler. Ancak, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin müjdelediği gibi, mücâdele şehzade Hürrem’in lehine neticelendi. Bu sonuç onun, Şah Cihan adıyla tahta geçmesine yol açtı.



Kısa bir süre sonra, devlete bağlı olarak Dekken’de hüküm süren Nizamşahlar gibi küçük devletler, Bâbürlüler için tehlike arz etmeye başladı. 1630 senesinde harekete geçen Şah Cihan, Nizamşahlar’ı, Devletâbâd’a kadar sürdü ve Darur şehrini ele geçirdi. Ertesi sene Devletâbâd’ı da alarak, Nizamşahlar’ı ortadan kaldırdı.
Orta Hindistan’ın diğer güçlü devleti Kutbşahlar idi. Bunlar şiîliği benimsediklerinden, sünnî olmaları için Şah Cihan tarafından bir ferman yollandı ve Sasevîler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Büyük bir orduyla Dekken’e gelince, Kutbşahlar korktular. Hutbede, dört halîfeyi ve Şah Gihân’ı zikrettikleri gibi, senelik bir mikdar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece bu devletlerle olan mes’eleler, Bâbürlülerin lehine hâlledildi.
Şah Cihan’ın devri, sanatın ve mimarinin de altın çağıydı. Onun yaptırdığı bahçeler, köprüler ve camiler Hindistan’a yalnızca güzellik değil, bir kimlik kattı. Saray hayatı da aynı inceliği yansıtırdı; ince işlenmiş mermerler, değerli taşlarla bezenmiş duvarlar, zarif hat sanatları… Hepsi onun estetik bakışının bir ürünüydü.



Delhi’nin kalbine yolunuz düştüğünde, şehrin kalabalığı arasında birdenbire yükselen minareler sizi başka bir zamana götürür. Jama (Cuma) Mescidi’nin taşları kırmızı kum taşıyla işlenmiş, kubbeleri ise beyaz mermerle bezenmiş. İşte bu kontrast, hem göze huzur verir hem de Şah Cihan’ın estetik anlayışını fısıldar. Caminin iç süslemelerinde hatlar, ince işlenmiş geometrik desenler ve mermerin zarif çizgileri karşınıza çıkar. Avlusunda 25 bin kişinin aynı anda namaz kılabileceği Jama Mescidi Hindistan’ın yalnızca en büyük camisi değil, aynı zamanda İslam’ın bu topraklardaki en gür seslerinden biridir.
Kırmızı taşlarla örülmüş surların ardında yükselen Kızıl Kale (Red Fort) de yine onun eseridir. Delhi’de Şâhcihânâbâd ismiyle yeni bir şehir kurdurdu. Yine en önemli eserlerinden birisi, eşi Ercümend Bânû Begüm için 1630 senesinde inşâ ettirdiği yirmi iki senede tamamlanan ve bir benzeri bulunmayan eşsiz Taç Mahal’dir. Ancak Şah Cihan ve zevcesi Bânû Begüm'ün Hindistan topraklarına asıl armağanı hükümdarlığında Âlemgîr olarak tanınacak olan şehzade Muhammed Evrengzîb olacaktır.



Âlemgîr şah tahsîl ve terbiyesine husûsî dikkat edilerek yetiştirildi. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerinin oğlu ve halîfesi Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretleri, Âlemgîr Şâh’ın eğitimini üzerine aldı. Böylece zamanın en büyük âlim ve evliyasının terbiyesinde aklî ve naklî ilimleri öğrenen Evrengzîb; ata binmek, ok atmak, tüfek kullanmak suretiyle de askerlik sahasında eğitilerek maharet kazandı.
14-15 yaşlarında genç bir şehzade iken, babası Şah Cihân’ın cülûsunun beşinci senesi kutlamaları yapılıyordu. Bir çok eğlence arasında fil döğüşleri de vardı. Bir ara fillerden biri rakibini bırakıp genç şehzadeye doğru hücûm etti. Orada bulunanlar şaşkınlıktan hayretle bakıyorlardı. Evrengzîb hiç kaçmadı. Atının geri dönmesine de müsâde etmedi. Filin saldırısını karşılayıp, mızrağı ile yaraladı. Aldığı yara ile canı yanan ve bu sebeple azdıkça daha da azan fil, hortumu ile şehzadenin atını devirdi. O da kılıçını çekip, kendini savunarak, fili bir kaç yerinden daha yaraladı. Evrengzîb’in bu hareketi Hindistan halkı arasında çok takdîr edildi. Buna rağmen saltanatta hiç gözü yoktu. Çünkü daha sırada amcası ve kendisinden büyük iki ağabeyi Dara Şikûh ve Suca vardı.
Şah Cihân’ın iktidarının son zamanlarına doğru, sapık kimseler, faaliyetle rini arttırdılar. Hindular, Dara Şikûh’un yardımıyla devlet dâirelerinde güçlenip söz sahibi olmaya, müslümanlara zulüm ve eziyet etmeye başladılar. Hattâ Rânâ adlı bir hindû kumandan, bir müslümanın evini basıp, hanımını zorla elinden aldı. Rânâ, ileri gelen kumandanlardan olduğu için, o garip müslüman derdini kimseye anlatamadı. Son çâre olarak, o sıralar hacca gitmek için Delhi’ye gelen Muhammed Ma’sûm hazretleri ile ağabeyi Muhammed Sa’îd hazretlerine koştu. Allâhü teâlânın o mübarek kulları, bu hâince işi duyunca birden değiştiler, celallendiler. O garîb müslümana; “Sultan’ın yanına gidip, senin hâlini anlatacağız; lehine düşünür, hanımını iade eder ve o zâlim adama gerekli cezayı verirse na âlâ. Yoksa onun saltanatını Allâhü teâlânın izniyle değiştireceğiz. Böyle şeylere göz yummak, mazlumların haklarını korumamak, saltanata da Sultan’a da yakışmaz” buyurdular.
Hemen Sultan’a gittiler. O sıralarda, Şah Cihâdın büyük oğlu Dara Şikûh, babasının hastalığından istifâdeyle idareyi ete almış ve babasına veliahdlığını îlân ettirmişti. Dara Şikûh, o mübarek insanların şikâyetlerini dikkatle dinledi. Ama saltanat çatışmalarının yaklaştığı bir zamanda, Rânâ gibi güçlü bir kumandanıyla arasının açılmasını istemiyordu; “O, mağdur olan adama istediği kadar altın vereyim. İstediği bir kadınla yeniden evlensin. Bir kadın için böyle kuvvetli bir kumandanla aramı açamam” şeklinde bir teklifle red cevâbı verdiği azîz kimseler, bu cevâba çok hiddetlendiler. Dara Şikûh’a hitaben; “Eğer bu müslümanın işi ile ilgilenmez ve o kâfire gereken cezayı vermezsen, çıktığımız bu hac yolculuğundan, sen burada bu davranışlar içerisinde olduğun müddetçe geri dönmeyeceğiz” dediler. Gözlerini hırs ve makam sevgisi bürüyen Dara Şikûh, “İstediğiniz yere gidin, serbestsiniz. Kardeşim Muhammed Evrengzîb, hazırladığı askeriyle üzerime gelirken, Rânâ’yı incitemem” dedi.
Buna karşılık Muhammed Ma’sûm hazretleri de; “Rânâ ve ona yardım edenler lâyık oldukları cezaları bulmadan, masumların haklarına riâyet edilmeden, inşâallah biz Hindistan’a gelmeyeceğiz” buyurup, Dârâ’nın yanından ayrıldılar. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin iki mübarek oğlu, bu hâle çok üzülüp, hac yolculuklarına devam ettiler.
Muhammed Ma’sûm ile ağabeyi Muhammed Sa’îd hazretleri Dekken’e vardıklarında, şehzade Evrengzîb tarafından hürmetle karşılandılar. Onlara hâlini arz eden Evrengzîb; “Kuvvetim azdır. Ağabeyim Dara Şikûh’a karşı koyacak bir ordum yok. Ancak bu işi yüksek teveccüh ve himmetlerinizle başarabilirim” dedi. Muhammed Ma’sûm hazretleri cevaben; “Hiç korkma! Âyet-i kerîmede meâlen; “Allâhü teâlânın izniyle, nice az bir topluluk, daha çok bir topluluğa üstün gelmiştir” buyruldu. (Bekara sûresi: 249) Allâhü teâlânın yardımı ile sen galip gelip, saltanatı elde edinceye kadar, ben Hindistan’a dönmeyeceğim. Biz hac farîzasını eda edip, mübarek yerleri de ziyaretten sonra, Hindistan’a dönünceye kadar, her şey bitecek ve saltanata geçeceksin” buyurdu. Bu müjdeyi alan Evrengzîb, askerini topladı, konuşmaları ile şevke getirip, cesaretlerini arttırdı. İktidarı ele geçirip; Allâhü teâlânın dînine hizmet, müslümanlara da şefkat ve merhamet etmek için daha çok çalışmaya karar verdi.
Muhammed Ma’sûm hazretleri, haccını eda ederek Medîne-i münevvereye gitti. Peygamber efendimizin huzûr-ı saadetlerine vardı. Murakabe esnasında Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme, Âlemgîr Şâh’a Hindistan’da verdiği sözü arzedince, Resûlullah efendimiz; “Saltanatı, Evrengzîb’e ihsan eyledik” buyurdu.
Muhammed Ma’sûm hazretleri Hindistan’dan ayrıldıktan sonra kıtlık, veba ve saltanat mücâdeleleri halkı güç durumda bırakmıştı. Âlemgîr Şah, kısa zamanda 6. Babür sultanı olarak devletin idaresini ele geçirerek duruma tamamen hâkim oldu. O sırada dünyâ incisi, Allah dostlarının sevgilisi Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretleri hac farizasını yerine getirmiş, yüksek derecelere kavuşmuş, dönüş için hazırlık yapıyordu. Zâten Âlemgîr Şâh’ın zafer haberini de duymuştu. Tekrar Hindistan’a döndü. Âlemgîr Şah, karşılamak için yollara düştü. Çok hürmet ve tazimde bulundu ve başşehir Fîrûzâbâd’da (Delhi’de) kalmasını istirham etti.
Muhammed Ma’sûm hazretleri, yüksek oğulları Muhyissünne Muhammed Seyfeddîn hazretlerini ; Âlemgîr Şâh’a ilim öğretip, emr-i ma’rûf yapmakla vazifelendirdi.
Âlemgîr Şah 1658 senesinden itibaren 50 senelik hükümdarlığında, halk içinde Hak ile beraber oldu. Vazifedeyken, güzel idaresi sayesinde, pek çok gayr-i müslim, müslüman olmakla şereflendi. Âlemgîr Şah, aslında saltanat iddiası olmayan bir şehzade iken Allah dostlarının himmet ve teveccühü onu Delhi tahtına taşımış. Üstelik sıradan bir hükümdar değil; sabahlarını Kur’an tilavetiyle açan, gecelerini ibadetle kapatan, kendi nafakasını yazdığı kitapları satarak çıkaran bir padişah… Düşünün ki devlet hazinesi altınla doluyken, o kendi geçimini elleriyle sağlıyordu. Halk arasında “Âlemgîr Zinde Pîr” yani “yaşayan veli” diye anılırmış.
Âlemgîr Şah gönlünü daima şeriata ve sünnete bağlamış, dedesi Ekber Şah’ın getirdiği bidatlerle savaşmıştı. Öyle ki, fetvaları tek kitapta toplayarak “Fetâvâ-yı Âlemgîriyye” adıyla adeta bir İslam anayasası hazırlattı. Yine, Şeyh Nizam Muînüddîn-i Nakşibendî başkanlığındaki bir hey’ete, Hanefi mezhebi üzerine Fetâvâ-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını hazırlattı. Onun döneminde Hindistan’da camiler yükseldi, bid’atler yasaklandı, gayrimüslimlerin zulmüne karşı müslümanların sesi duyuldu. Tibet’e kadar sefer düzenlediğinde bile arkasında yalnız fetihler değil, adaletin izlerini bıraktı. 9. Sih Gurusu Tegh Bahadur idam edildi.
Devleti’ni yönetmeye başladığı ilk günden îtibâren, Allahü teâlânın rızâsı için cihâdı elden bırakmayan Alemgîr Şah, vefat edeceği zaman bile, Marata denilen isyankâr hindûlarla savaşıyordu. 3 Mart 1707 târihinde Bombay’ın kuzey doğusuna düşen Evrengâbâd yakınlarında, Ahmednagar’da vefat etti ve Huldâbâd (Ravza) denilen yerde defnedildi. Alemgîr Şâh’ın dört oğlu, üç kızı vardı.
Her müslüman gibi, vefatından önce bir vasiyetname hazırlayan Alemgîr Şah, cenazesinin, Resûlullah efendimizin sünnet-i şerîfine uygun kaldırılmasını, cenazesinde, bilhassa tegannî ile mersiye söyleyenlerin bulunmamasını vasiyet etti.
Alemgîr Şâh’ın vefatından sonra, taht kavgaları başladı. On üç senede on şehzade başa geçti. Devlet bir daha eski güçlerine dönemeyecek şekilde zayıfladı ve İngilizlerin desteğiyle Sih ve Hindu ayaklanmaları başladı.
Hindistana ilk ayak basan Avrupalılar Portekizlilerdir. 904 [m. 1498] senesinde Hindistanın Malabar sahilindeki Kalküta şehrine gelen Portekizliler, ticâret ile uğraşmış ve Hindistan ticâretini ellerine geçirmişlerdi.
Dahâ sonra, Hollandalılar Hindistan ticâretini Portekizlilerden almışlardır. Hollandalılardan da Fransızlar almışlar, fakat karşılarına İngilizler çıkmıştır.
İngilizler, islamiyyeti imha etmek için hazırladıkları planları iki büyük islâm imparatorluğunu yıkmak için tatbik etdiler. Hindistanda, (Vehhâbî), (Kâdıyânî), (Teblîg-ı cemâ’at), (Cemâ’at-i islâmiyye) gibi bozuk islâm fırkaları meydana getirdiler.
İngiliz devletinin esâs siyâseti, dünyâdaki bilhassa Afrika ve Hindistândaki tabî’î servetleri sömürmek, oralardaki insanları, hayvan gibi çalışdırıp bütün kazançları İngiltereye nakl etmekdir. İngiliz sömürgelerinin en önemlisi, Hindistan idi. İngilizlere dünya hâkimiyetini te’mîn eden, onun, nihâyetsiz tabîî servetleridir. Sâdece birinci dünyâ harbinde, ingiltere bu ülkeden, 1.5 milyon asker ve 1 milyar rupi nakdî para almıştır.
Hindistanın diğer sömürgelerine nazâran çok önemli olmasının iki sebebi vardı: Birincisi, dünyâyı sömürmelerine en büyük mâni’ olarak gördükleri İslâmiyyetin Hindistanda yayılması ve burada müslimânların hâkim olmasıdır. İkincisi, Hindistanın tabîî zenginlikleridir. Hindistanı elde tutabilmek için, Hindistan yolu üzerinde bulunan bütün İslâm ülkelerine saldırmış, fitne ve fesâd tohumları ekerek, kardeşi kardeşe kırdırmıştır. Yeni bir araştırma, İngiltere’nin, 1765-1938 yılları arasında Hindistan’dan yaklaşık 45 trilyon dolar çaldığını ortaya koymaktadır.
Hindistanda halkı dinden uzaklaştırmak için İslâm dîninin temeli ve en bâriz vasfı olan bütün medrese ve çocuk mekteblerini kapattılar. Halka liderlik yapabilecek bütün âlimleri ve din adamlarını şehîd etdiler. Hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yapdıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitâblarını, İslâm mekteblerini yok etdiler. Tam din câhili bir gençlik yetişdirdiler.

17. yüzyılda Hindistan’a ticaret için gelen İngiliz Doğu Hindistan Şirketi, başta sıradan bir misafir gibiydi. Baharat ve tekstil ticareti bahanesiyle liman kentlerinde üsler kurdular. Ancak zamanla bu ticaret ağını, siyasi nüfuz ve askeri güçle birleştirdiler. “Tüccar” görünümlü bu güç, Babürlerin en büyük rakibi haline geldi. İngilizler, hanedan içindeki taht kavgalarını körüklediler, şehzadeleri birbirine düşürdüler. Yerel prensliklere, racalara ve krallıklara “koruma” adı altında destek verdiler. Böylece Hindistan, Babürlerin birliğinden koparılarak küçük çıkar gruplarına bölündü. İngilizlerin ünlü “divide et impera” (böl ve yönet) politikası işte bu dönemde en acımasız şekilde uygulandı.
Babürler döneminde Hindistan, dünyanın en zengin ülkelerinden biriydi. Tekstil üretimi, el sanatları ve tarım gelirleri imparatorluğun bel kemiğini oluşturuyordu. İngilizler önce yerli üretimi baltaladı, zenginlikleri kendi ülkelerine taşıdılar, ardından İngiltere’de ürettikleri malları Hindistan’a dayattılar. Halk hem işsiz bırakıldı hem de kendi toprağında İngiliz mallarına mecbur edildi. Ekonomik bağımlılık, siyasi bağımlılığın önünü açtı. İngilizler bir yandan casuslarıya marifetiyle saray içindeki rekabeti kışkırttılar, bir yandan da Sih ve Hindularlara gizli anlaşmalar yaparak imparatorluğu içeriden çürüttüler. 1837 senesinde Bâbürlülerin son hükümdarı İkinci Bahâdır Şah 62 yaşında tahta çıkarıldığında devlet zaten güçsüz duruma düşmüş Delhi ve çevresinin dahi ellerinden çıkmıştı.
1857 senesinde İkinci Bahâdır Şah, büyük bir ayaklanma ile Delhi ve çevresini aldı. Adına para bastırmaya ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. İngilizler buna şiddetle tepki gösterdiler. Hindûlar ve hâin vezir Ahsenullah Hân’ın yardımı ile, İngiliz askeri Delhi şehrine girdi. Evleri, dükkanları basıp, malları ve paraları yağma ettiler. İnsanlık târihinde görülmemiş zulümlerle kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu.
Hümâyûn, Şâh’ın türbesine sığınan çok yaşlı Şâh’ı, çoluk çocukları ile elleri bağlı olarak Kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda Şâh’ın üç oğlunu don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehîd etti ve kanlarından içti. Cesedlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra bu başları suda kaynatıp, Şâh’a ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular. Fakat çiğneyip yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson hâini; “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” diye alay etti. Sonra Sultan’ı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürerek haps ettiler.
İngilizler Delhi’de üç bin müslümanı kurşunlayarak, yirmi yedi bin kişiyi de keserek şehîd ettiler. Târihî san’at eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan ve kıymet biçilemeyen zînet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. 1862 senesi Kasım ayında, bu son Bâbürlü temsilcisi Bahâdır Şâh, ülkesinden çok uzakta hayâta gözlerini kapadı.
İkinci Bahâdır Şâh’ın ölümü ile Bâbür hanedanı, Hindistan’ın târih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyâsî iktidarı ele geçirip, hemen her yerde yaptıkları gibi Hindistan’ı da bir isyanlar diyarı hâline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirlerine karşı kışkırtarak, onların birlik ve düzenine inikân vermeyip, mâlî kaynakları kendi ülkelerine aktardılar. Ayrıca, müslümanlar arasındakj yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirerek, ajanları vasıtasıyla Kâdıyânilik denilen bozuk bir din ortaya çıkarıp, müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar.
Tarihe Sipahi Ayaklanması olarak geçen 1857 isyanında Hinduların bir bölümüde müslümanlarla birlikte İngilizlere karşı ayaklanmıştır. Sihler ise Babür ve müslüman nefretiyle Penjab dan gelerek İngilizlerin saflarında savaştılar. Ancak İngilizler bu ayaklanmayı acımasızca bastırması sonucu 1858’de İngiltere Parlamentosu Hindistan’ın idaresini doğrudan kraliyete devretmiştir. Böylece Hindistan, “Britanya Hindistanı” olarak anılmaya başlanmıştır. İngilizler bir daha böyle ortak isyanlarla karşılaşmamak için farklı inanışlar arasıdanki düşmanlığı sürekli körüklemek yoluna gitmiştir.
Müslümanlar devre dışı bırakılarak eğitimli yeni bir Hindu seçkin sınıfı oluşturuldu. 1885’te çoğunluğu Hindulardan oluşan Milli Kongre Partisi kuruldu. Buna karşılık Müslümanlar da Müslüman Ligi’ni kurdu. İngiltere, “parçala, hükmet” siyasetiyle Hinduları ve Müslümanları birbirinden uzaklaştırdı.

Gandi, sivil itaatsizlik (satyagraha) hareketini başlattı; pasif direniş savundu, fakat Hindistan’ın bölünmesine hep karşı çıktı. Cinnah ise Müslümanların çıkarlarının Kongre’de korunmadığını öne sürerek ayrı devlet fikrine yöneldi. İngilizlerin de istediği zaten buydu ve Pakistan temelleri atıldı. II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere, Hindistan’ı bırakmak zorunda kaldı. 1947’de Hindistan ve Pakistan kuruldu. Ancak bölünme büyük bir mülteci krizine ve kanlı çatışmalara sebep oldu (18 milyon göç, yaklaşık 200 bin ölüm). İngilizler Keşmir sorunu da bu devletlere fitne politikalarının bir mirası olarak bıraktı. Daha sonra Pakistanı da tekrar ikiye bölünerek Bangledeş kuruldu. Müslümanlar Pakistan’da ayrı bir devlet kazansa da yoksul bölgelerle yetinmek zorunda kaldı. Hindistan’daki Müslümanlar ise Hindu yönetimi altında ezilmeye devam etti. İngilizler sözde Pakistan'ı bırakmış olsa da perde gerisindeki efendi yine İngilizlerdir.
Eğer bölünme olmasaydı Hindistan yaklaşık 2 milyar nüfusuyla bugün dünyanın en büyük ülkesi olacaktı. Müslümanlar ise %40-45 lik nüfusla siyaset, hukuk ve toplum yapısında ciddi etkiye sahip olacaktı.
Bugün hem Gandi nin hem de Cinnah ın İngiliz casusu olduğu yorumlarının altında her ikisinin faaliyetlerden hep İngilizlerin kazançlı çıkması vardır. Sonuçlarına bakıldığında hiç te haksız değiller gibi..