Serhend ve Paniput ziyaretlerimizin ardından Delhi'ye yağmur eşliğinde ve gece saatlerinde varıyoruz. G20 zirvesinin Delhi de gerçekleştirilecek olmasından dolayı her köşe başında polis ve asker arabaları görülüyor.
Hindistan'da ilk kez G20 düzenlenmiş olmasından olabilir güvenlik çok üst düzeyde, sürekli kontrol noktalarından geçiyoruz. Hatta rezervasyon yaptığımız otel bile G20 dolayısıyla gelemezsiniz diyerek iptal etmeye çalışıyor. Büyüklere sığınarak sıkıntı yaşamadan otelimize varıyoruz.
G20 için kısıtlamaların yer aldığı alanlarda dilenciler ve tüm mezbelelikler ustaca gizlenmiş, bambaşka bir Delhi'ye karşılaşıyoruz. G20 biter bitmez herkes yine kendi yerine kavuşuyor.
Delhi, Hindistan'ın kültürel ve tarihi zenginlikleriyle dolu bir başkenti. Delhi'nin tarih kokan sokakları, zengin kültürel mirası ve her köşesinde hissedilen mistik atmosferiyle benzersiz bir deneyim sunuyor. Burada her adım, binlerce yılın izlerini taşıyan tarihi yapılar arasında bir yolculuğa davet ediyor.


Delhi, bugün Hindistan'ın başkenti olmasının yanı sıra, tarihi ve kültürel açıdan da ülkenin en önemli şehirlerinden biri olarak konumunu korumaktadır. Delhi 32 milyon nüfuslu en büyük ikinci şehri olmasının yanı sıra çok karmaşık ve yoğun bir trafiğe sahiptir. Bu nedenle vermeye gayret ettiğimiz sıralamada ziyaretlerinizi yapmaya çalışırsanız rahat olacaktır. Aksi halde tüm gününüzü yollarda geçirebilirsiniz.
Eski Delhi, genellikle Müslüman nüfusun yaşadığı tarihi sur içidir.
Şah Cihan, Kızıl Kale ve Cuma mescidinin etranda surlarla çevirerek inşaa ettiği Shahjahanabad'da en büyüğü Delhi kapısı olarak adlandırılan 14 adet kapı bulunur. Şehir bu tam merkezinde camii olmak üzere bu 14 kapı etrafında surlarla çevrilmiştir. 1658 yılında inşa edilen Türkmen Kapısı, da şehrin en önemli kapılarındandır.
Bu nedenle Hindu hükümen buraların izini bile bırakmak istemedi. 1976 yılında Türkmen kapısından başlayarak eski Delhi'nin yıkılıp güzelleştirilmesi! planı ile birlikte özellikle Müslümanların kısırlaştırılması planı devreye sokuldu. Çıkan olaylarda olağan üstü hal ilan edildi, Hindular emellerine ulaşamadı ancak Müslümanlara çok eziyetler yapıldı, cinayetler polis eliyle yapılan tecavüzler. Olayların baş sorumlusu Indra Gandinin oğlu olan Sanjay Gandi, 1980 de uçak kazasında geberir gider.

1857 yılındaki İngiliz kuşatmasından önce Delhi nin genel durumu aşağıdaki gibidir.


Eski Delhi'de sur içininin hemen dışında tren istasyonunun arka tarafında kalan dar sokakta yakınlardan gelip geçenlerin dikkatini çeken yeşil bir bir kapı bulunur. Buland Darwaza… Yüksek Kapı anlamına gelen bu ifade İmam-Rabbani hazretlerinin mübarek hocası Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin dergahının giriş kapısıdır. Yol tarifi almak için tıklayınız.
Hocası, Hacegî İmkenegî hazretleri, kendisini kısa zamanda tasavvufta yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra Muhammed Bâkî-billah hazretlerine şöyle buyurdu: "Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan'a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sâyenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek." Böylece ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu
Bu kapıdan geçince önce küçük bir kabristan karşılıyor sizi ve sonra Hindistan'da her yerde görmeye alıştığımız düşkün insanlar ellerini açmış Müslümanların merhametine sığınıyor.
Daha sonra iç kapıya ulaşıyorsunuz. İçinizde nice İslam evliyasının yetişmiş olduğu bu dergahın verdiği heyecanla birlikte bir anca önce Muhammed Bakibillah hazretlerinin huzuruna çıkmanın isteğiyle geçiyoruz bu kapıdan.



İki katlı küçük bir mescidin içerisinde buluyoruz kendimizi. Bu kutlu mekanda nice Allah dostunun namaz kıldığı hayallerinden sıyrılıp Tehıy-yetül-mescid namazına duruyoruz.
Bu dergaha nice mübarek insanlar gelmiş, ders okumuş, namaz kılmış, yemek yemiş. Nice gönül dostları maddi ve manevi rızıklar sunmuş. Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söylemiş. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak;
“Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o fazîletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar.” dedi. Tevâzuunun, inkisârının, kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.





Hindistan'da garib olan Müslümanların sığınakları dergahlar. Dergah mescidinin üst katında Müslüman çocuklar medrese eğitimi alıyor.
İlk gidişimizden sonuncusuna 14 yıl geçse de Müslüman çocukların gözlerindeki ışıltı azalmıyor elhamdülillah. Hepsinin gözlerini içi parlıyor, Müslümanların garip olduğu ülkede gayret ve samimiyete gıpta ediyoruz.
Üst kata çıkıyoruz çocuklar büyük bir ciddiyet içinde derslerini çalışıyorlar. Etrafta müslümanların yardımı yiyecekler çuvallar içerisinde görünüyor. Eller semaya açık dualar ediliyor…
Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzuruna çıkmaya hazırlanıyoruz.
Türbe hemen camii avlusundan geçince başlayan büyükçe bir kabristanın ortasında yer alıyor.
MUHAMMED BAKI BİLLAH |
|
Doğum Tarihi : 1563 |
Vefat Tarihi : 1603 |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek saâdete kavuşturan ve kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi ikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, fazîletli bir zâttı. Annesi ise hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanımdı.
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretleri; "Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum!" buyurmasıyla, onun huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü. Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetlerinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend'in ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî'nin halîfesi olup makâmına geçti."
Hacegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah'ı kısa zamanda tasavvufta yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: "Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan'a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sâyenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizle orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek." Böylece ikinci bin yılının müceddidi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu.
Muhammed Bâkî-billah hazretleri hocasının emriyle Hindistan'a gidip, bir sene Lâhor'da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi'ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makâmında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve velî yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı.Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı.
Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâimâ hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibiydi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla berâber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin mânâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamâmen anlayabileceği şekilde, açık şekilde îzâh ederdi.
Vefâtı yaklaştığı son günlerde hanımına; "Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hâdise önüme gelir." buyurdu. Mübârek ellerini açtı ve; "Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişânıdır." dedi. Kendi keşflerini, bir rüyâ görmüş gibi anlatmaları âdeti olduğundan, "Evliyâullahtan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri âhirete intikâl edecektir. Delhî şehrinin kenârında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun diye bildirildi." dedi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri 1603 (H.1012) senesinde bir hastalığa tutuldu ve şöyle buyurdu: Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr'ı rüyâda gördüm ve bana; "Gömlek giyiniz." buyurdu. Bu rüyâyı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; "Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir." buyurdu.
Vefâtından sonra, en sâdık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezârlarını kazdılar. Fakat tâbutu oraya götüremediler. Telâşla bir başka yere götürdüler. Tâbutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defâsında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yerdi. Beğendiği bu yerde abdest alıp, iki rekat namaz kılmıştı. O temiz yerden bir mikdâr toprak eteğine yapışmıştı ve; "Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu." buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşâd memleketinin pâdişâhını, içli üzüntülerle mezâra indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârın etrafına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gâyet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerîfini ziyâret edenler bereket ve şifâ bulurlar.



Kabristanda bulunan diğer zatlar;
MUHAMMED SIDDÎK KEŞMÎ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1640 |
Hindistan'da yetişen büyük velîlerden. İran'da Bedahşân'ın Keşm kasabasından olup, Hidâye ismi ile meşhûrdur. Muhammed Sıddîk'ın ilk hocası Hân-ı Hânân Abdürrahîm'in, Nakşibendiyye yolunun büyüklerine bağlılığı ve yakınlığı vardı. Muhammed Sıddîk, tasavvuf yolunda yükselmek için hocasının işâreti ile, zamânın en büyük velîlerinden Hâce Bâkî-billah'ın huzûruna gitti. Onun hasta kalblere şifâ veren sohbeti ile şereflendi. Hâce hazretlerine her bakımdan teslim olup, bütün emirlerine ve hizmetine canla başla sarıldı. Böylece hocasının en gözde talebeleri arasına katıldı. Hâce'nin gönlünde Muhammed Sıddîk'ın husûsi bir yeri vardı. Bunu zaman zaman bildirerek; "Mevlânâ Muhammed Sıddîk'ın istidâdı çok yüksek ve kâbiliyeti pek çoktur" buyururdu.
Muhammed Sıddîk, hocasının vefâtından sonra, Allahü teâlânın lütfu ve hazret-i Hâce'nin vasiyeti ile, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûru ile şereflendi. Onlara kuvvetli ve tam muhabbetle bağlandı. Hizmetle şereflendi. Nitekim hazret-i İmâm bir gün sabah namazından sonra talebelerinin toplu olduğu sırada; "Bugün Hâce Muhammed Sıddîk, vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye ile şereflendi" buyurdu.
Hâşim-i Keşmî anlattı: "Muhammed Sıddîk Hicâz'da bulunduğu sıralarda, hocamız İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir gün bana; "Şu anda burada bulunmayan bâzı talebemin hâllerine teveccüh eyledim. Mevlânâ Muhammed Sıddîk göründü. Tam bir sevgi ve ihlâs ile bize müteveccihtir. Şu anda Bedahşân'da yolcudur. Hâli hoş olsun!" buyurdu.İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubât'ında Muhammed Sıddîk Keşmî'ye yazılmış mektublar vardır. Ayrıca Mevlânâ Muhammed Sıddîk Keşmî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin ayrı ayrı kâğıtlara yazdığı Mebde' ve Me'âd risâlesini 1610 (H.1019) senesinde toplayıp, kitap hâline getirdi.
MİRZÂ HÜSÂMEDDÎN AHMED |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1634 |
Hazret-i Hâce Muhammed Bâkî-billâh'ın önde gelen talebelerindendir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin büyüklüğünü herkesten iyi bilirdi. 1584 senesinde takdîr-i ilâhî ile Hindistan sultânının vâlilerinden oldu. Fakat sonra makam ve mevkii münâsebetiyle kalbi sıkılıp, fakirlerin, velîlerin sohbetlerini arzu eder oldu. Dâimâ yalnızlığı ve bir köşeye çekilmeyi isterdi. O günlerde Mâverâünnehr'e giden Hâce Muhammed Bâkî-billah'ın sohbetleriyle şereflenmek üzere o da Mâverâünnehr'e gitti. Kalbinden dünyâ ve makam sevgisini çıkarıp, Bâkî-billah hazretlerine talebe oldu. Zenginlik perdesini yırtıp, İbrâhim Edhem gibi eski bir elbise giyerek, vâliliği, zenginliği, makam ve îtibârı bıraktı. Zamânın sultânı kendinden memnundu. Hattâ Şâh ve vezir, Hüsâmeddîn Ahmed'in bu dünyâdan uzak hâlini bırakıp eski makâmına gelmesini istiyorlar, sebep olanlara kızıyorlardı. Birçok kimse bu mesûd zâta gelip, eski makâmına dönmesini istediler. Fakat, o, Allahü teâlânın tevfik ve dilemesi ile himmet ayağını en doğru caddeye koyduğundan, istekleri kabûl etmedi. Hâce Muhammed Bâkî-billah Mâverâünnehr'den dönünce, yüksek huzur ve sohbetlerine devâm etti. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Hüsâmeddîn Ahmed'i celâl yolundan terbiye etti. Zâhirde sertlik gösterip, kalbden ona muhabbet besledi.
İmâm-ı Râbbânî hazretlerine karşı da, yüksek muhabbeti ve bağlılığı vardı. Hattâ büyük oğlunu terbiye için, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine göndermişti. Her tanıdığını, İmâm-ı Rabbânî'nin hizmetine, sohbetine ve derslerine sarılmaya teşvik ederdi.
MUHAMMED HÂCI EFDAL |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Hindistan'da yetişen büyük âlim ve velî. İsmi, Hâcı Muhammed Efdal olup, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin, kendilerinden ilim ve feyz aldığı dört büyük hocasından ilkidir. Doğum ve vefât târihleri ile hâl tercümesi hakkında fazla bilgi bulunmamakta ise de, on ikinci asrın ortalarında vefât ettiği bilinmektedir. Kabri, Hâce Muhammed Bâki-billah hazretlerinin bitişiğindedir.
Hâcı Muhammed Efdal, derin âlim, fazîletler sâhibi, olgun ve yüksek bir velîydi. Tasavvuf ilimlerinin mütehassısı idi. Allahü teâlânın aşkı ve bu yolun büyüklerinin muhabbeti ile kendinden geçmiş hâlde bulunurdu. Öyle bir tevâzu ve gönül kırıklığına ve edebe sâhib idi ki, kendisini, değil evliyânın büyüklerinden, tasavvuf ehlinden bile saymazdı. Hattâ yakınlarından tasavvuf ehli kimselere; "Sizlere derin ve keskin bir basîret ve mânevî makamları tanıma hâli ihsân olunmuştur. Bizim hâlimize bir bakın ki, amellerimizin bozukluğundan, mânevî hiçbir kazancımız kalmamıştır" buyururdu. Hâlbuki, aslında kendisi bu bilgi ve mârifetlerin mütehassısı, kaynağı idi.
Nitekim, İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu hâl ile alâkalı olarak; "Kalbin, bâtının hâlini bilememek, anlayamamak, tasavvufta, tecellî-i zâtî denilen çok yüksek bir makâma kavuşmuş olmanın alâmetidir" buyurmuştur.
MUHAMMED BAKI BİLLAH HAZRETLERININ ANNESİ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Hazret-i Hüseyin'in soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanımdı. Muhammed Bâkî-billah'ın annesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Tâze ekmeği dergâhta bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı.
Bir gün Muhammed Bâkî-billah, annesini güçsüz ve tâkatsiz bir hâlde görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; "Bilmiyorum, ne kabahatim oldu da, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi.Yaptığım en iyi iş, o fazîletli oğlum Muhammed Bâkî-billah'a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar." dedi. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir nîmet olan bu hizmeti tekrar annesine verdi."
Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: "Annem çok defâ gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya münâcât ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin."
UBEYDULLAH BİN BAKI BİLLAH |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Hindistan'da yetişen evliyânın büyüklerinden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin hocası olan Muhammed Bâki-billah'ın büyük oğludur. Küçük yaşta babası vefât edince İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin teveccühleri ile yetişti ve önde gelen talebelerinden oldu. On sekizinci yüzyılın sonlarında vefât etti.
ABDULLAH BİN BAKI BİLLAH |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Muhammed Bâki-Billah hazretlerinin ikinci oğludur. Sûrette (görünüşte) ve kalb hâllerinde yüksek babalarına çok benzerlerdi. Küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberleyip aklî ve naklî ilimlerde yüksek dereceye ulaştı. İlim ve hâl bakımından çok ince görüşleri vardı.
Zikri ve bu büyükler yolundaki murâkabeyi İmâm-ı Rabbânî hazretlerinden aldı. Bir çok defâlar mübârek huzurlarına gidip Serhend'de günlerce hizmetlerinde kaldı, lütuf ve teveccühlerine kavuştu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ında Abdullah bin Muhammed Bâki-Billah'a yazdığı mektupları vardır.
Delhi, Hindistan müslümanlarının kalbidir. Şah Cihanabad da Delhi nin. Şahcihanabad'ın kalbinde ise ihtişamlı bir camii yatar: Cuma Mescidi.
İnşaatında 6000 kişinin çalıştığı caminin yapımına 1650 yılında başlandı ve cami 1656 yılında tamamlandı. Caminin bahçesinde 25.000 Müslüman aynı anda saf tutabilir.
İhtişamı ve azameti artırmak için caminin bulunduğu yer özellikle yüksek bir set üzerinde seçilerek, merdivenler yapılmıştır. Kırmızı kumtaşı ve mermer şeritlerden yapılan camiinin 3 büyük kapısı, 4 kulesi ve 40 metre yüksekliğinde 2 minaresi bulunmaktadır.
Dokuz metre yüksekliğe sahip binanın, ana girişlerine; kuzeyde otuzdokuz, güneyde otuzüç, hükümdara ayrılan doğu kısmında ise otuzbeş geniş ve yüksek basamakla çıkılır.
Cuma Mescidi veya bilinen diğer adıyla Şah Cihan camiinin imamlarından birisi bir gün rüyasında Peygamber Efendimizi caminin ortasındaki havuzdan abdest alırken görür.
O bölge hemen muhafaza alınır. Günümüzde de o alan halen muhafaza altındadır. Ayrıca geyik derisine yazılmış el yazması bir Kur’an-ı Kerim ve kutsal emanetler bulunmaktadır.
Cuma Mescidinin, padişah kapısından çıkınca hünkar yolu adı verilen bir yolla Lal Qila yani Kızıl Kale ye bağlanır. Bu yol Şah Cihan'ın Cuma namazları için kaleden camiye geldiği yoldur. 1648 yılında tamamlanan Lal Qila 1857'ye kadar, 200 yıllık bir süre boyunca, Babür hanedanının imparatorlarının ana ikametgâhıydı. Yani bir nevi Dolmabahçe Sarayı…
Enver Abi ve Hüseyin Hilmi Işık hazretlerininin 1971 yılında yaptıkları ziyarette konakladıkları Naaz otelde yılların yorgunluğuna rağmen Cuma Mescidi karşısında konuklarını ağırlamaya devam etmektedir.



Silsileyi Aliyye büyüklerini ziyarete devam ediyoruz. Delhi mübarek şehir sinesinde 5 tane Silsileyi Aliyye büyüğünü misafir eder.
Sur içinin derinliklerine Mazhar-ı Cân-ı Cânân ve Abdullah Dehlevi hazretlerininde mübarek kabirlerinin olduğu Çitli Kabir olarak anılan kutlu bir mekan vardır.
Aracınızı Şah Cihan Camii veya Türkmen Kapısı civarında bir bölgede bırakmalısınız. Bu iki yapının ortasında Çitli Kabir'e ulaşmak için hepsi müslüman olan lokantalar, terziler, yoğurtçular, küçük küçük bakkalar, sokakta sebze balık satıcıları, kasaplar gibi yüzlerce esnaf arasında hindistan insan denizinde bir kısa bir yürüyüş yapıyoruz.
Çitli Kabir'e yaklaşınca tahmini bir 40-50 metrelik patika GPS üzerinde yol olarak tanımlı malesef. İşaretli konuma yürüdükten resimde görülen patika yola giriş yaparak Çitli kabire ulaşabilirsiniz.





Hüseyin Hilmi Işık hazretleri ve Enver abiler Delhi'ye yaptıkları ziyarette Ebul Hayr Faruki hazretlerinin oğlu Zeyd efendi ile görüşmüşler ve çeşitli yardımlarda bulunmuşlardı. Zeyd efendi bir ziyaretlerinde Enver abiye, Hindistanın çeşitli bölgelerinde 300 bin müridi olduğunu ayrıca İtalya'da bir halifesi olduğunu söylemiştir.
Dergah şimdilerde İmam-ı Rabbani hazretlerinin 13. kuşak torunlarından Enes Efendi Tarafından idare edilmektedir. Enes Efendi, Zeyd Farukinin torunudur.
Enes efendi yetiştirdiği talebeleri Hindistan'ın pek çok bölgesinde ki dergahlara imamlık vazifelerini yapmak için gönderiyor….
İmam-ı Rabbani hazretlerinden kalan bazı emanetler yine Enes Efendi tarafından muhafaza ediliyor. 2009 yılında yaptığımız ilk ziyarette bizlere de bu değerli emanetleri görmek nasib olmuştu. İmam-ı Rabbani hazretlerinin Şeyh Ferid hazretlerine yazdığı 1. Cilt 213 mektubun orjinali bu emanetler arasındadır.
MAZHAR-I CÂN-I CÂNÂN |
|
Doğum Tarihi : 1701 |
Vefat Tarihi : 1781 |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu göstererek hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen âlim ve velîlerin meşhûrlarındandır. İsmi, Şemseddîn Habîbullah'tır. Babası Mirzâ Cân'dır. Onun ismine izâfeten Cân-ı Cânân denilmiştir. 1781 senesinde şehîd edildi. Hazret-i Ali'nin neslinden olup, seyyiddir.
Kendisi şöyle demiştir: "Çocukluğumda İbrâhim aleyhisselâmı rüyâmda görüp, çok iltifât ve ihsânlarına kavuştum. Yine çocukluğumda hazret-i Ebû Bekr'i ne zaman hatırlayıp ismini ansam, mübârek sûreti karşıma çıkardı. Rûhâniyetini gözümle görürdüm. Bana çok iltifâtta bulunurdu."
Yine şöyle anlatmıştır: "Çocukluğumda idi. Bir kimse babamla konuşuyordu. İmâm-ı Rabbanî hazretlerinden bahsettiler. Ben o anda İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetini gördüm. Bana oradan kalkmam için işâret etti. Bu hâli babama söyleyince; "Anlaşıldı ki, sen onların yolundan istifâde edeceksin." dedi. Allahü teâlâ benim tînetime, sünnet-i seniyyeye ittibâ etme, uyma hasletini yerleştirmiş." Yine buyurduki "Hocam Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî'nin sohbetine dört sene devâm ettim. Sonra bana icâzet verdi. Bana Ehl-i sünnet îtikâdı üzere olmamı, sünnet-i seniyyeye uymamı ve bidatlerden sakınmamı vasiyet etti."
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri, şehid olarak vefât etti. Vefâtından birkaç gün önce, bu fâni dünyâdan gitme zamânının geldiği ve Allahü teâlâya kavuşacağı için bambaşka bir aşk ve şevk içindeydi. 1781 senesinin Muharrem ayınıda kapısının önünde pekçok kimse toplanmıştı. Bunlar arasından üç kişi ısrarla içeri girmek istiyorlardı. Nihâyet izin alıp içeri girdiler. Bunlar Moğol ve Mecûsî idiler. Huzûruna girince, Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine hücum edip hançer vurmaya başladılar. Vurulan hançer darbesi kalbine yakın bir yere isâbet etmiş, ağır yaralanmış ve yere yıkılmıştı. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri bu yaralı hâliyle üç gün daha yaşadı. Üçüncü gün, Cuma günü idi. Öğle vakti ellerini açıp Fâtiha-i şerîfi okudu. İkindi vaktinde; "Günün bitmesine kaç saat vardır?" buyurdu. Dört saat vardır dediler. O gün hem Cumâ, hem de Aşûre günü idi. Akşam olunca üç defâ derin nefes aldı ve şehîd olarak vefât etti.

Mübarek kabrinin yanında sırasıyla aşağıdaki üç mübarek zat bulunmaktadır :
ABDULLAH-I DEHLEVÎ |
|
Doğum Tarihi : 1745 |
Vefat Tarihi : 1824 |
Hindistan evliyâsından. Silsile-i aliyye denilen büyüklerden olup, seyyiddir. Kabri hocası Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin hemen bitişiğindedir. Binlerce seveni her zaman ziyâret edip, feyz almaktadır. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını istedi. Evliyâlıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icâzet, diploma alıp, halîfesi oldu. Gulam Ali ismiyle meşhurdur.
Hindistan evliyâsından. Silsile-i aliyye denilen büyüklerden olup, seyyiddir. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri Allah vergisi çok üstün bir zekâya sâhipti. Kur'ân-ı kerîmi kısa zamanda ezberledi. Dînî ilimleri ve zamanının fen ilimlerini öğrendi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin huzûruna varıp, kendisini talebeliğe kabûl buyurmasını istedi. O da: "Sen zevkin ve şevkin olduğu yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taşı yalamak gibidir." buyurdu. Abdullah Dehlevî ise; "Zaten benim mûradım, isteğim de buyurduğunuzdur." dedi. Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri; "Mübârek olsun."buyurup talebeliğe kabûl etti. Onu Nakşibendiyye yolunun, Müceddidiyye koluna göre yetiştirip, bu yolun esaslarını ve edeblerini öğretti. Abdullah-ı Dehlevî on beş sene onun sohbetiyle şereflendi. Evliyâlıkta yüksek derecelere kavuşunca, mutlak icâzet, diploma alıp, halîfesi oldu.
Hocasının vefâtından sonra yerine geçip, talebe yetiştirmeye başladı. Uzak yakın her yerden, Diyâr-ı Rum, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mâverâünnehr'den pek çok talebe, ilim ve feyz almak, sohbeti ile şereflenmek için yarışırcasına yanına koştu. Dergâhında iki yüz kişi civarında talebe vardı ve onların ihtiyaçlarını temin ederdi. Bununla berâber, dâimâ mütevâzî ve gönlü kırık bulunurdu. Bir gün bir köpeği görüp; "Yâ Rabbî! Ben kimim ki, seninle, sevdiklerim arasında vâsıta olayım. Bu yarattığın hürmetine bana merhamet eyle!" buyurdu.
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiştirdiği binlerce âlim ve evliyâdır. Bunlar içinde en büyükleri; Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn Bağdâdî ve Ebû Sa'îd Fârûkîdir.
EBÛ SAÎD-İ FÂRÛKÎ |
|
Doğum Tarihi : 1782 |
Vefat Tarihi : 1834 |
Hindistan'da yetişen meşhûr velîlerden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarındandır. Babasının ismi Sâfî'dir. Kâdirî yolunun o zamanki meşhûr şeyhi Şâh Dergâhî'nin hizmetine gidip, on iki sene, derslerine ve sohbetlerine devâm ederek icâzet ve hilâfet aldı. Ebû Saîd Fârûkî, bundan sonraki hâlini şöyle anlatmıştır: "İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât'ını okurken anladım ki, tasavvufta bu derecelere ulaşmama rağmen, henüz kemâlât-ı nisbet-i Ahmedî'ye kavuşamamışım. Bu sebeple Dehli'ye gidip oradan, Pâni-püt şehrinde bulunan Senâullah-ı Pâni-pütî'ye bir mektup gönderip, bu nisbete kavuşma arzumu bildirdim. Buna cevâben gönderdiği mektupta, Şâh Gulâm Ali'nin yâni Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine gitmemi yazmıştı."
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine kavuştu. Fevkalâde izzet ve ikrâm gördü. Abdullah-ı Dehlevî hazretleri, ondan talebe yetiştirmesini isteyince; "Efendim ben buraya istifâde etmek için geldim." cevâbını verdi. Bunun üzerine daha ziyâde iltifât ve teveccühe kavuşup, Abdullah-ı Dehlevî'nin meşhûr talebelerinden oldu. Birkaç ay sohbetlerinde bulunduktan sonra, Müceddidiyye, Çeştiyye, Kâdiriyye yollarından icâzet verip mezun eyledi. Talebelerinin çoğunu ona havâle etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Seyyid İsmâil Medenî gibi âlim zâtlar, ondan istifâde ettiler.
Ebû Saîd-i Fârûkî hazretleri, tam on beş sene Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin sohbetine devâm etti. Onun vefâtından sonra, yerine geçerek talebe yetiştirmeye başladı. Hak âşıklarının, susamışların kalblerini Allahü teâlânın mârifeti ile doldurdu. Bütün ecdâdı gibi İslâm dînini yaymağa çalıştı.
EBÜL-HAYR FÂRÛKÎ |
|
Doğum Tarihi : 1856 |
Vefat Tarihi : 1925 |
Hindistan'ın büyük velîlerinden. İsmi Abdullah olup, dedesi, büyük âlim Abdullah-ı Dehlevî'nin halîfesi Ahmed Saîd-i Fârûkî'dir. Dedesi Ahmed Saîd hazretleri buyurdu ki; "Allahü teâlânın lütuf ve ihsânı ile üç oğlum da Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Üçü de âlim, veliyy-i kâmil ve takvâ sâhibidir. Nakşibendiyye yolunda nihâyete kavuşmuş, hilâfet almışlardır. Bizim yerimize geçmeye üçü de lâyıktırlar. Fakat benden sonra halîfem bu mübârek çocuk olacaktır."
Ebü'l-Hayr hazretleri buyurdu ki: Bir gece Resûlullah efendimizi gördüm. Bir taraftan diğer tarafa gidip geliyorlardı. Mübârek yüzlerinde keder ve üzüntü görülüyordu. Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Üzüntü ve kederinizin sebebi nedir? diye sordum. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: Bugün Abdülhamîd Han tahttan indirildi. Bunun için kederliyim." Ebü'l-Hayr hazretleri rüyâsını naklettikten sonra, gözleri yaş içerisinde şöyle buyurdu: "Bu yüz sene içerisinde Sultan Abdülhamîd Han gibi takvâ sâhibi bir sultan gelmemiştir. O, kavminin derdi ile dertlenir, milletinin iyiliğini ve refahını isterdi. Müttekî ve ilmi seven bir sultândı. Hocam Rahmetullah Efendiyi Mekke-i mükerremeden İstanbul'a yanına dâvet etmiş, çok ikrâm ve iltifâtta bulunmuştu. Hattâ kendi eliyle ona namaz için seccâde sermişlerdi. O yüce Hâkana bu muâmeleyi revâ görenlerin sonları pek fecî olacaktır. Ama din ve millet çok zarar görecektir, ona yanıyorum."
Sonra yapacağımız ziyaretler artık hep sur içinden daha güneye doğru olacaktır. Sur içinin dışına çıkıyoruz. Türkmen Kapısı'na en yakın diğer tarihi kapı, Şah Cihanabad'ın en büyük kapısı olan Delhi kapsıdır. Delhi Kapısının 2 km yakınında olmasına rağmen zamanın size yetmediğini düşünürsünüz. Zamanınızı en iyi kullanabileceğiniz rotayı anlatmak istiyoruz. Evet Hindistan'ın her adımda biz işaşırtan manzaraları arasında Maulana Azad Üniversitesi Diş Fakültesinin hemen arkasında kalan Mirdard Marg caddesine varıyoruz. Aracınızla işaretli konuma geldikten sonra uygun bir park yeri bulabilirsiniz. Evet işaretli kapıdan geçince artık Müslüman bir malledesiniz.
Şah Veliyullah Dehlevi hazretlerini ziyaret edebilmek için yolun geri kalanını yürümemiz gerekecek. Eski yıkık dökük binalar, arasından önce küçük bir kabristana daha sonra da türbeye varıyoruz. Esasen bu metruk binaların yerinde zamanın Babür hükümdarı Sultan Muhammed, tarafından Şâh Veliyyullah hazretleri için yaptırılan bir medrese vardır ki 1857 senesindeki İngilizlerin işgâline kadar bu medresede ilim öğretilir. İnsanlığın ve İslâmiyetin en büyük düşmanı olan İngilizler, yıllarca insanlara ilim ve feyz saçan bu mümtaz mekânı yakıp yıkarlar.



Bilhassa hadîs-i şerîf ilminde çok ilerleyen Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri, kendisi de tasavvufta yüksek derecelere erişmiş olmasına rağmen; “Allahü teâlâ, bize sahîh keşfler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mazhâr-ı Cân-ı Cânân’ın benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek isteyen onun hizmetine gelsin!” buyururlar ve talebelerden istidât ve istekli olanları Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerine gönderirlerdi.
Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretleri de; “Şâh Veliyyullah derin hadîs âlimidir. Mârifet esrârının tahkîkinde ve ilmin inceliklerini bildirmekte, yeni bir çığır açmıştır. Bütün bu bilgileri ve üstünlükleri ile birlikte doğru yolun âlimlerindendir.” buyurur, talebelerinden istidâtlı ve istekli olanları Şâh Veliyyullah’a gönderirlerdi.
Ancak ne hazindirki İngilizler emellerine ulaşmıştır bile.. Şâh Veliyyullah hazretlerinin dergahında konuştuğumuz Hintli müslümanlar ne Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinden haberdarlardır nede kendilerine yalnızca 4 km uzaklıkta olan dergahından.
ŞÂH VELİYYULLAH-I DEHLEVÎ |
|
Doğum Tarihi : 1702 |
Vefat Tarihi : 1762 |
Hindistan’ın büyük velîlerinden. Tefsîr, hadîs, kelâm, tasavvuf ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Soyu, baba tarafından hazret-i Ömer’e, anne tarafından ise hazret-i Hüseyin’e ulaşır.
Her ilimde söz sâhibi olduğu hâlde, yine de başka ilim sâhiplerinden birşeyler öğrenmeye gayret eden Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, hem hac farîzasını îfâ etmek, hem de Haremeyn ulemâsının ilminden istifâde etmek maksadıyla, 1730 senesinde Mekke-i mükerremeye gitti. Hac vazifesini îfâ edip, dünyânın her tarafından oraya gelen Allah dostları ile de görüştü. İlim sâhiplerinin ilminden istifâde etti.
Zamânın Babür hükümdârı Şâh Veliyyullah hazretleri için bir medrese yaptırdı. 1857 senesinde İngilizlerin işgâline kadar bu medresede ilim öğretildi. İnsanlığın ve İslâmiyetin en büyük düşmanı olan İngilizler, yıllarca insanlara ilim ve feyz saçan bu mümtaz mekânı yakıp yıktılar.
Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî, Kur’ân-ı kerîmin kırâatı ve nüzûlü, tefsîr, hadîs, fıkıh, siyer, tasavvuf bilgileri gibi ilim dallarında pek kıymetli olan iki yüz civârında eser yazdı.


Mübarek kabrinin sağında babası, solunda ise oğlu bulunmaktadır :
ABDÜLAZÎZ DEHLEVÎ |
|
Doğum Tarihi : 1746 |
Vefat Tarihi : 1824 |
Dergahta İmam-ı Rabbani hazretleri ziyaret etmek için gelen misafirlerin konaklayabilmesi için son zamanlarda inşaa edilmiş üç katlı güzel bir misafirhane bulunmaktadır.
Misafirhanede bizim bizim için ayrılan odalarımıza hemen eşyalarımızı bıraktıktan sonra gusl abdesti alıp bayram sabahı sevinciyle yeni kıyafetlerimizi giyerek, âriflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâmın bekçisi, müslümanların baştâcı, müceddid, müctehid ve İslâm âlimlerinin gözbebeği İmam-ı Rabbani hazretlerinin huzuruna çıkmak için hazırlanıyoruz.
ŞEYH SAFIYULLAH ABDURRAHİM DEHLEVİ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1719 |
Meşhûr hadîs âlimi Şâh Veliyyullah Dehlevî hazretlerinin babasıdır. Babür Devletinin en büyük hükümdârı olan Âlemgîr Şâh'ın hazırlattığı Fetâvây-ı Âlemgirî’nin tashîh heyeti âzâlarından idi. Kabri oğlunun hemen sağındadır.
Şöyle anlatmıştır: “Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî hazretlerinin kabrini ziyârete giderdim. Bir gün ziyâretim sırasında acabâ benim ziyâretim ona mâlum olur mu diye düşündüm. O sırada kabirden bir ses işittim. Şu mânâda bir şiir okuyordu: “Beni de kendin gibi diri bil. Sen bedeninle, ben de rûhumla geldim.”
Yine şöyle anlatmıştır: “Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî hazretlerinin kabrini ziyârete gitmiştim. Kabrine giderken ayakkabılarım çamura batıp kirlenmişti. Bu sebeple biraz uzakta durdum. Rûhâniyeti görünüp; “Biraz daha yakın gel!” buyurdu. Birkaç adım yaklaştım. O sırada, dört meleğin semâdan bir tahtı, kabrin yanına indirdiklerini gördüm. Tahtın üzerinde Hâce Nakşibend hazretleri vardı. Aralarında bir şeyler konuştular. Sonra melekler o tahtı semâya kaldırıp götürdüler...”
Hindistan'da özellikle Delhi'de zaman planlarınızdan çok hızlı bir şekilde akar. Delhi'deki tüm ziyaretleri bir iki günde bitirmek pek mümkün değildir. Şimdiye kadarki anlatmaya gayret ettiğimiz ziyaretleri gerçekleştrimeniz nasib olduysa bir mola vermek vaktidir.
İngilizlerin Delhi'de kurduğu yerleşim bölgesinin çok yakınındayız. Olabildiğince sıkışık, binalar ve yaşamdan sonra alabildiğince genişlik olarak tasarlanmış yapay bir İngiltere'de bulursunuz kendinizi. Bölgenin Müslüman nufusa çok olduğu Şah Cihanabad yakınında kurulmasını tesadüf olduğunu söylemek düşmanını ve İngiliz millietini hiç tanımamak olur.
Bu bölgeni içerisinde Parlemento binası, Delhi Müzesi, İndia Gate, Çeşitli Hindu ve Sih tapınakları vardır. Hindu tapınaklarına Mandir ve Sih Tapınaklarını Sahib ifadesinden ayırabilirsiniz. İndia Gate, ismi Babürlerin kapılarını gölgede bırakmak için verilmiş bir isim. İngilizlerin 1. Dünya savaşında piyon olarak kullandıkları bazıları Gelibolu'da bize karşı savaşan 90 bin Hintli askerin ismini üzerine yazdıkları bina büyükçe bir parkın içerisinde yer alıyor.
Bu bölgede ziyaret edilebilecek en iyi alan Connaught Place, isimli ticaret ve iş merkezi olup, hem tarihi hem de mimari önemiyle tanınır. Connaught Place'in tarihçesi, İngiliz sömürge dönemine kadar uzanır. Öyle ki Connaught Place, adını İngiliz Kraliyet ailesinin bir üyesi olan Connaught Dükü Prens Arthur'dan almıştır. Connaught Place, dairesel planıyla dikkat çeker ve üç ana halkadan oluşur.
Dış halkanın hemen kenarında ise Janpath Market bulunur. Özellikle akşam üstü saatlerinde Connaught Place sokaklarında pek çok alış veriş mekanı bulabilirsiniz.
Ayrıca Biggane Biryani ve Nizam's Kathi Kabab buranın meşhur Müslüman lokantalarındandır. Connaught Place civarında 2-3 adet camii bulunmaktadır. Masjid Irwin Road, Biggane Biryaniye yakın olması nedeniyle tercih edilebilir.

Delhi'de yeni bir güne uyanıyoruz. İkinci gün ziyaretlerine başlamak için ulaşımın nispeten kolay olduğu erken saatleri tercih ediyoruz.
Yapacağımız sıradaki üç ziyaret birbirine çok yakın konumda ilk olarak Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerini daha sonra Hanı Hanan Abdürrahîm Han'ı ve Nizameddin Evliya hazretlerinin ziyaret edeceğiz.
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri Delhi'de araçla ziyareti en kolay yapılabilecek bir konumda bulunmaktadır. Aracınızı işaretli konuma parkedebilirsiniz. Burası Delhi de büyük bir Müslüman kabristanıdır. Panjpeeran olarak bilinen kabristan Nizameddin mahallesinde yer alıyor. Kabristanın bir ucunda ise Panjpeeran mescidi yer almaktadır. Müslüman çocukların eğitim aldığı mescid çok bakımlı bir vaziyettedir.

Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin en büyük talebesi Mazheri Cânı Cânân hazretleri idi.
Mazheri Cânı Cânân, hocasından bahis ederken, gözleri yaşla dolar ve talebelerine şöyle derdi: “Sizler seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerine yetişemediniz. Onu görmediniz. Eğer görmüş olsaydınız, îmânınız tâzelenir ve Allahü teâlâ ne büyük kudret sahibidir ki, böyle mübârek bir zât yaratmış derdiniz. Onun keşfi son derece kuvvetli idi. Başkalarının baş gözüyle göremediklerini o, kalp gözüyle görür ve anlardı. Hayâtı baştan sona fazîlet ve kerâmetler ile doludur.”
Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretlerinin bulunduğu alan kabristanın en sonunda beton bir duvarla çevrili biçimde yer almaktadır.
Kabirler ve ağaçlar arasından kısa bir yürüyüşle mübarek huzurlarına çıkıyoruz. Kabirlerin bakımı Enes efendi himayesi altındadır.
SEYYİD NÛR MUHAMMED BEDÂYÛNÎ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1722 |
Evliyânın büyüklerinden. İnsanları Hakk'a dâvet eden, doğru yolu gösterip hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" denilen büyük âlim ve velîlerin yirmi altıncısıdır. Seyyid olup soyu Peygamber efendimize ulaşır. Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî hazretleri, ilmini ve feyzini İmâm-Rabbânî hazretlerinin torunu, büyük âlim ve mürşid-i kâmil Muhammed Seyfüddîn-i Farûkî'den aldı.
İlimde o kadar yükselmişti ki; sarf, nahiv, mantık, meânî, tefsîr, hadîs ilimlerinde ve tasavvufta zamânının yegâne âlimi ve rehberi idi. Tasavvuf ehli onunla iftihâr etmişlerdir. İnsanlar ondan feyz almak için sohbetine koşmuşlardır. Bir teveccühü ile talebelerinin kalbleri zikretmeye başlardı.
Bir gün birisi yiyecek bir şey hediye getirmişti. Kendisine takdim edilince, nâzik bir tavırla; "Bu yiyecekte bir zulmet gözüküyor, bir araştırınız!" buyurdu. Bu yiyecek helâldendir diye arzettiler. Fakat araştırınca, bu yiyeceğin gösteriş niyetiyle hazırlandığını anladılar. Dünyâya düşkün olan bir kimse, kendisinden emânet bir kitap istediğinde verirdi. Kitap geri getirilince o kitabı bir yere kor üç gün bekletirdi. Verdiği kimseden kitap üzerine sirâyet eden zulmet, sohbeti bereketiyle dağıldıktan sonra alıp okurdu.

Sonraki durağımız buraya yalnızca 500 metre mesafede olan Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin talebesi olan Çeştiyye yolunun büyüklerinden Nizâmeddîn Evliyâ hazretleri bulunmaktadır. Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker hazretleride aslen Delhi li olmasına rağmen kabri şerifi Penjab eyaleti Mültan şehrindedir.
Nizâmüddîn Evliyâ’nın babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilmiştir. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı. Dâima duâ ve ibâdetle zamanını geçirirdi.
Hocası Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, birgün Nizâmüddîn Evliyâ’ya şöyle duâ etmişti: “Ey Nizâmüddîn! Bugün sevdiğimiz sebze yemeğini çok güzel pişirmişsin. Tuzu da uygun olmuş. Allahü teâlâ, dergâhında çok tuz harcamaya seni muvaffak kılsın.” Allahü teâlânın ihsanıyla ve bu duânın bereketiyle, Mahbûb-i ilâhî’nin tenceresi devamlı kaynadı ve binlerce fakir, hergün onun mutfağından yemek yerdi. Kendisine gelen bütün hediyeleri, hergün güneş batmadan önce muhakkak fakirlere dağıtırdı.
Dergah oldukça büyük bir alanda konumlandırılmış ve her zaman çok kalabalık.
NİZAMEDDİN EVLİYA |
|
Doğum Tarihi : 1238 |
Vefat Tarihi : 1325 |
Hindistan'da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker hazretlerinin talebesidir. Doğar doğmaz Kelime-i şehâdet söylediği bildirilen babası Seyyid Ahmed Buhârî, doğuştan velî idi. Aynı şekilde, annesi Bibi Züleyha Hâtun, dindar bir hanımdı.
Genc-i Şeker'in yanında iken, dergâhdaki talebelerin hepsi gibi, günlük olarak verilen vazifeleri yapmak mecburiyetindeydi. Talebelerden Mevlânâ Bedreddîn İshâk, ormandan odunu; Hüsâmeddîn Kabûlî, ise suyu getirip kapları yıkıyor, Nizâmüddîn Evliyâ da yemekleri pişiriyordu.
Ferîdeddîn-i Genc-i Şeker, Nizâmeddîn Evliyâ'ya Dehli'ye giderken; "Borçlanmak zorunda kalırsan, onu hemen öde. Bir de dâimâ düşmanlarını memnun etmeye çalış." diyerek; iki mühim ve değerli tavsiyede bulundu. Nizâmeddîn Evliyâ, hocasının bu sözlerine hayâtı boyunca uydu ve her işinde muvaffak oldu.
Uzun bir ömür yaşayan Nizâmeddîn Evliyâ, yükselen ve düşen yedi Dehli sultânı gördü. Bu sultânlardan bâzıları, onun bağlılarından idi. Bâzısı ise, kısa görüşlü olup, zâlimdiler. Bunlar, Nizâmeddîn Evliyâ'nın misâfirperverliğini ve şöhretini kıskanırlardı. Nizâmeddîn Evliyâ, kendisine bağlı olanlar dâhil, hiçbir sultânı ziyâret için saraya gitmedi. Sultânları da dergâhına kabûl etmedi.

Mübarek kabrinin yanında talebesi Emir Hüsrev hazretlerinin kabri bulunmaktadır :
EMİR HÜSREV DEHLEVİ |
|
Doğum Tarihi : 1253 |
Vefat Tarihi : 1325 |
Emir Hüsrev küçük yaşta ilim öğrenmeye ve şiir söylemeye başladı. Hâfızası fevkalâde kuvvetli, zekâsı ve anlayışı pek keskin, şiir söyleme kâbiliyeti de fazla idi. Babası ile saraydaki ilim ve irfan meclislerine katıldı.Babası Seyfeddîn Mahmûd bu çok zekî ve çok akıllı oğlunun mânevî terbiyesi ve yetişmesi için onu Hâce Nizâmüddîn hazretlerine götürdü. Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın hizmet ve sohbetine koştu; hakîkî devlete saâdete kavuştu. Nizâmüddîn-i Evliyâ'nın işâretiyle Hızır aleyhisselâmın sohbetiyle de şereflendi. Her gece yatsı namazından sonra hocasının odasına girer, orada husûsî sohbette bulunurdu. Talebe arkadaşlarından birinin bir arzusu olursa; arzederdi.
Hâce Nizâmüddîn bir gün, Emîr Hüsrev'e; "Bana duâ et! Seni benim yan tarafıma defnederler." buyurdu. Bir defâsında da; "Şâyet testereyi boğazıma dayayıp, talebem Hüsrev'den vazgeçmemi isteseler, başımı verip Hüsrev'i terketmemeyi tercih ederdim." buyurdu.
Bir yolculuktan dönüp hocasının vefat ettiğini öğrenince, şaşkına döndü. Üzerine yıldırım düşmüş gibi oldu. Yanıyor, yanıyordu. Ayakta duramıyordu. "Sübhânallah! Güneş batmış. Hüsrev hayatta!" diye haykırdı. Çok ağlıyordu. Bir defâsında; "Ben kendim için ağlıyorum. Hocamdan sonra çok yaşayamam." dedi. Hocasından altı ay sonra vefât edip derin bir aşkla sevdiği hocasının ayak ucu tarafına defnedildi.
Bâbürlü devlet adamı ve kumandanı Abdürrahîm Han'ı ziyaret ediyoruz, Daha önceki ziyaretimizde restarasyon nedeniyle kapalı olan türbeye giriş yapmak ücretlidir. Hintliler ziyaret yerinde ücret alıyorlar ödemeyi internet üzerinden gerçekleştiriliyoruz. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin iltifatlarına kavuşmuş Mektubatı şerifte kendisine yazılan mektuplar bulunmaktadır.
Hümayun Şah öldüğünde oğlu Ekber henüz 14 yaşındaydı. O sırada Delhi'de bulunan Osmnalı denizcisi Seydi Ali Reis'in tavsiyesiyle Hümayun Şah'in ölümü bir süre gizlendi ve Bayram Hanın gayretiyle devlet ayakta tutuldu. Ekber 20 li yaşlara geldiğinde atabeyi Bayram Han saraydan uzaklaştırdı. Han-ı Hanan Abdürrahîm Han, işte bu Bayram Hanın oğludur.
Türbe çok güzel bir bahçe içerisinde yer alıyor. Limon ağaçları güzel kokularıyla bizi mest ediyor. Hemen bir iki tane koparıp sularımızın içerisine koyuyoruz. Türbe Humayun şah türbesine çok yakın eğer vaktiniz genişse Tac Mahal binasına ilham olan Hümayun Şah türbesini de ziyaret edebilirsiniz.
HAN-I HANAN ABDURRAHİM HAN |
|
Doğum Tarihi : 1556 |
Vefat Tarihi : 1626 |
Bâbürlü devlet adamı ve kumandanı. Bayram Hanın oğludur. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin iltifatlarına kavuştu. Abdürrahîm Han Ehl-i sünnet îtikâdında olup, devrinin büyük âlimi ve ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bağlıydı.
Abdülhak Dehlevî hazretleri ile de görüşürdü. Devrinin önemli şairlerinden idi. Gücerat vâlîsi iken vefât etdi. Kabri Humayun Han türbesine yakındır.


Şimdi hem Babür devletin diyanet işleri reisi (Nakıb) hem de ünlü kumandanlarından olan Seyyid Şeyh Ferid Buhari (Murtaza Han) hazretlerinin kabrinin ziyarete gidiyoruz. Kabri şerifi kendi yaptırdığı tüccarların, seyyahların konakladığı kervansaray olan Sarai Shahji Mahal (Şah Konağı) yakınlarındadır. Sarai Shahji Mahal halen ayakta olup ziyaret edilebilmektedir.
Şeyh Farid hazretleri şimdi Delhi içersinde kalan Feridabad isimli bir şehir kurup buraya bir kale, cami (Shahi Jama Masjid), sarnıç, baraj ve bir dergah inşa ettirdi. Cami, sarnıç ve baraj bugün hâlâ ayaktadır. Şeyh Farid hazretleri kurmuş olduğu şehre Buhara'dan Seyyidleri davet ederek ilim faaliyetlerini teşvik etmiştir. Özellikle sihler tarafından hiç sevilmeyen mübareğin kabrinin bakımsız haline üzülüyoruz.
NAKIB SEYYİD ŞEYH FERİD BUHARİ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1616 |
Devletin diyanet işleri reisi hemde ünlü kumandanlarından idi. İmam-ı Rabbani hazretlerinin bağlılarından olup kendisine 21 mektup gönderilmiştir.
Cihangir Şah’ın hatıratı Tuzuk-i Jahangiri’de (Cihangirname olarak da bilinir) kendisinden “Murtaza Han” olarak bahsedilir ve onun Babür ordusunda önemli görevler aldığı, sarayda “amiri-ul-umara” (amirlerin amiri) seviyesine kadar yükseldiği belirtilir.
Şeyh Ferid hazretleri İmam-ı Rabbani hazretlerinin teşviği ile Sih kafirlerinin lideri Guru Arjan ı öldürmüştür. Şeyh Ferid hazretlerine 21 mektup gönderilmiştir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat-ı Şerif kitabının 93. mektubunda bu konuda “Bu yakınlarda, mel’ûn Guvendval (Guru Arjan) kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. Onun ölümü, Hindûların burunlarının kırılmasına sebeb oldu. Doğrusu o kâfir, düşmanların önderi ve kâfirlerin şefleri idi. Allahü teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın!” buyrulmaktadır.

Ferîdüddîn-i Şeker-Genc hazretlerinin kardeşi Necîbüddîn Mütevekki̇l hazretlerinin kabri buraya yakındır.
Şeyh Nizâmüddîn Evliyâ buyuruyor ki; “Şeyh Ferîdüddîn’in huzûruna kavuşmadan önce birgün Şeyh Necîbüddîn’in huzûrundaydım. Kalktım ve: “Bir Fâtiha ile İhlâs okuyun ki, ben buranın kadısı olayım” dedim. Şeyh Necibüddîn gözlerini yumdu. Sesimi duymadığını zannettim. Tekrar aynı cümleyi söyledim. Bu defa tebessüm etti ve: “Sen kadı olma, başka şey ol” buyurdu. Daha sonra Nizâmüddîn Evliyâ, Ferîdüddîn Şeker Genc’in (r.a.) talebesi ve zamanın en büyük evliyâsından oldu.
Yine Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin annesi Bibi Züleyha Hâtun'un kabri şerifi bu noktaya yakındır. Nizâmüddîn Evliyâ’nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, günlerce hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek birşey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için: “Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz” derdi.

NECÎBÜDDÎN MÜTEVEKKİL |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Hindistan'ın büyük velîlerinden. Ferîdüddîn-i Şeker-Genc hazretlerinin kardeşi ve halîfesi idi. Çok sıkıntılar ve riyâzetler çekti. Zâhir ve bâtın ilimlerinde mütehassıs oldu. Yetmiş sene insanları irşâd etmek, doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Çok sıkıntı çekmesine rağmen, tam bir tevekkül sâhibiydi. Yetmiş sene şehirde durdu. Hiçbir yerden maaş cinsinden bir şey almadı. Hâlbuki çoluk çocuğu vardı. Sanki hayatla bağı yoktu. Bugün hangi gün, bu ay hangi ay, bu para kaç liradır bilmezdi.
Bir bayram günü, dervişler onun evinde toplandılar. O gün evinde hiçbir şeyi yoktu. Dama çıkıp, ibâdetle meşgûl oldu. Kalbi ile de; "Böyle bayram günü geçiyor, çocuklarımın yemeği yok. Misâfirler geliyor, bir ikrâm görmeden geri dönüyor" dedi. Bu arada ihtiyâr birinin dama çıktığını ve bir beyt okuduğunu gördü. O kimse bir yemek sofrası getirdi ve; "Senin tevekkül davulunun sesi, Arş'tan duyuluyor, senin kalbin ise, yiyecek sıkıntısından bahsediyor" dedi. Necîbüddîn; "Allah biliyor ki, kendim için değil, misâfirlerim için yüzümü döndüm ve söyledim." dedi. O gelen, Hızır aleyhisselâmdan başkası değildi.

BİBİ ZÜLEYHA HATUN |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : Bilinmiyor |
Nizâmeddîn Evliyâ hazretlerinin annesi Bibi Züleyha Hâtun, dînine bağlı ve zekî bir hanımdı. Hindistan'da Mai Sahiba ismiyle de bilinir.
Nizâmeddîn Evliyâ'nın babasının vefâtından sonra, onun eğitimi annesinin üzerine kaldı. Anne-oğul, uzun zaman hiçbir yiyecek bulamadan günlerini geçirmek zorunda kaldılar. Yiyecek bir şey olmadığı zaman, annesi ona ümid vermek için; "Muhammed, bugün Allahü teâlânın misâfiriyiz." derdi.Şiddetli açlık ve fakirliğin verdiği ızdırâbı hissedeceği yerde, Nizâmeddîn Evliyâ, böyle geçen günlerden zevk alır ve annesine; "Yeniden ne zaman Allahü teâlânın misâfiri olacağız." derdi. Oğlunun eğitimine özel bir gayret göstererek Nizâmeddîn Evliyâ'yı Bedâyun'da, Mevlânâ Alâeddîn Usûlî'nin derslerine gönderdi.
Eğer Şeyh Ferid Buhari hazretlerini ziyaret ettikten sonra tekrar Cuma mescidi tarafına dönecekseniz, yol üzerinde Nasîrüddîn Mahmûd (Çırağ'ı Delhi) hazretlerini ziyaret edebilirsiniz. Kabri şerifi kendi ismiyle anılan Çırağ'ı Delhi mahallesine yer almaktadır.
Birgün Nizâmüddîn Evliyâ hazretlerinin dergâhında, birçok ileri gelen âlim toplanmıştı. Nasîruddîn Mahmûd isimli talebesi toplantıya biraz kalmıştır. Geldiğinde Nizâmüddîn Evliyâ hazretleri ona yer göstererek, oturmasını söyler. Nasîrüddîn Mahmûd ise; "Efendim, oturursam, bu muhterem cemâate sırtımı dönmüş olurum." dedi. Bunun üzerine Nizâmüddîn Evliyâ; "Çırağın ve kandilin önü, ardı yoktur." buyurdu.
Yâni lambanın ne yüzü, ne de arkası vardır. O, ışıklarını her yöne saçar, ondan sonra Nasîruddîn Mahmûd bütün talebeler arasında "Çırağ" adıyla anıldı ve bu lakab ile meşhûr oldu.
ÇIRAĞ-I DEHLİ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1356 |
Hindistan'da yetişen Çeştiyye yolunun büyük velîlerinden. İsmi Mahmûd, lakabı Nasîrüddîn'dir. Sülâlesi Horasan'dan gelip Hindistan'a yerleşmişti. Bâzı kayanklara göre İmâm-ı Hüseyin'in bâzı kayanklara göre de hazret-i Ömer bin Hattâb'ın neslinden olduğu bildirilmektedir.
Nasîruddîn Mahmûd, fakirlik içinde yaşardı. Üst üste hiçbir şey yemeden, iki gün oruç tuttuğu olurdu. Kendisini ziyârete gelen olursa; hocasının kıymetli cübbesini giyer, onları öyle karşılardı. Onlar gidince cübbeyi çıkarır, eski elbiselerini tekrar giyerdi. Hâli vakti iyi olduğu zamanlarda, kendisi her gün oruçlu olur, müsâfirleri ile talebelerine lezzetli yemekler ikrâm ederdi. Müsâfirlerine bizzât hizmet etmekten zevk duyar ve onlar yerken tatlı tatlı anlatırdı. Bir gün sofrada şöyle buyurdu: "Yemek sırasında insan, Allahü teâlânın kendisini gördüğünü düşünmeli, O'nun rızâsı için yemeli ve yemekten aldığı enerjiyi, Allahü teâlânın rızâsına hasretmelidir."
Bu bölgedeki ziyaretlerimizi tamamladıktan sonra daha kuzeye doğru yol alıyoruz. Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin talebesi ve halifesi olan Hâce Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî hazretlerini ziyaret edeceğiz. Gideceğimiz bölge Delhi nin eski yerleşim yerlerinden bu nedenle ulaşımının biraz zaman aldığını söylememiz gerekiyor.
73 metre yüksekliğiyle dünyanın en yüksek tuğla minaresi olan Qutb Minar güzergahımız üzerinde yer almaktadır. Vakit durumunuza göre durup ziyaret edebilirsiniz. 12. yüzyılda Delhi Sultanı Kutbuddin Aybek lığı döneminde inşa edilen minare Delhi'nin İslam fethi ve Hindistan’da İslam yönetiminin başlangıcını simgeler. Delhi Sultanlığı'nın yaptığı epk çok islam eseri bu bölgede olmasına rağmen ziyarete kapalı ve bakımsızdırlar. Ayrıca buraya kaın önemli bir eser Rajon ki Baoli, Delhi Sultanlığı döneminden kalma önemli bir eserdir ve Hindistan'daki eski su yönetim sistemlerinin bir örneğidir.
Aracınızı işaretli konumda bulunan otoparka bırakıp dergaha doğru yürüyoruz. Otopark, Ekber Şah tarafından idam ettirilen süt kardeşi Edhem Han'ın (Adham Khan) sekizgen bir kaide üzerinde yükselen, küçük kubbeli türbesinin bitişiğindedir.
KUTBİTTİN BAHRİYAR KAKİ |
|
Doğum Tarihi : 1173 |
Vefat Tarihi : 1235 |
Hindistan'da yetişen büyük velîlerden. Hâce Kutbüddîn hazretleri daha bir buçuk yaşındayken, babası Seyyid Kemâleddîn Mûsâ vefât etti. Bu sebeble Hâce hazretlerinin ihtimâm ile yetişmesini, sâliha ve takvâ sâhibi bir hanım olan annesi sağladı.
Asıl ismi, Bahtiyâr el-Ûşî Dehlevî, babasınınki Mûsâ'dır. Lakabı Kutbüddîn'dir. Hâce Muînüddîn-i Çeştî hazretlerinin talebesi ve halifesidir. Muînüddîn-i Çeştî hazretleri, vefâtından kırk gün evvel, Dehlî'de bulunan Hâce Kutbüddîn'in âcilen Ecmîr'e gelmesini istedi. Bu haber Hâce Kutbüddîn'e ulaşır ulaşmaz hemen yola çıktı. Ecmîr'e geldi. Bir gün Hâce Muînüddîn talebelerine; "Ey dervişler! Biliniz ki ben, birkaç gün sonra bu dünyâdan ayrılırım." buyurdu. Yanında bulunan ve yazıcılık hizmetini gören Ali Sencerî'ye, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî'nin Dehli'de bulunmasını, oraya gitmesini emreden bir ferman yazdırdı. "Onu, vekîl tâyin ettim. Bizim Çeştî hâcegânının (Çeştîyye yolu büyüklerinin) mukaddes emânetlerini, bunlara mahsus bâzı eşyâyı ona verdim." buyurdu ve Hâce Kutbüddîn'e hitâben; "Senin yerin Dehlî'dir." buyurdu.
Feridüddîn Genc-i Şeker hazretlerinin de hocası olan Hâce Kutbüddîn hazretleri, bütün güzel huyları kendisinde toplamıştı. Allahü teâlânın takdîrine teslim olmakta ve sabırlı olmakta da son dereceydi. Hâce hazretleri, vefâtından birkaç hafta evvel, bayram namazından dönerken bir yerden geçiyordu. Orada durdu ve yanındakilere; "Burada aşkın kokusunu duyuyorum. Buradan muhabbet kokusu geliyor." buyurdu. Hemen arâzinin sâhibi çağrılarak bu arâzi kendisinden satın alındı. Hâce hazretlerinin kabr-i şerîfinin orada hazırlanması için çalışmalara başlandı. Vefât ettiğinde oraya defnolundu. Daha sonra kabri üzerine mükemmel bir türbe yapıldı.
NÂGÛRÎ |
|
Doğum Tarihi : Bilinmiyor |
Vefat Tarihi : 1252 |
Hindistan ulemâ ve evliyâsının büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin Atâ, lakabı Hamîdüddîn’dir. Nâgûrî nisbet edildi. Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi ve halîfesi olarak Hindistan’a gitti. Orada Çeştî büyüklerinden Hâce Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî’ye talebe oldu. Zâhir ve bâtın ilimlerinde birçok talebe yetiştirdi. Kıymetli eserler yazdı. Tavâliüş-Şümûs adlı eserinde hakîkat sırlarını anlattı.
Hem Sühreverdî, hem de Çeştî büyüklerinin yolunda ilerledi. Feridüddîn Genc-i Şeker hazretleriyle sohbet etti. Hindistan’ın çeşitli şehirlerinde kadılık yaptı. Vaktini, Allahü teâlânın kullarına O’nun dînini öğretmekle kıymetlendiren Nâgûrî hazretleri, insanlarla iyi geçinir, herkese iyilik ederdi. İnsanlara karşı çok merhametliydi. Onları Cehennem’de ebedî azap çekmekten kurtarmak için durmadan çalışırdı. Hakk’a olan aşkını dile getirdiği şiirleri dilden dile dolaşır, güzel eserleri her cemiyette okunur, istifâde edilirdi. Vefat edince hocası Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî hazretlerinin ayak ucuna defnedildi.
Kutbüddîn Bahtiyâr Kâkî hazretlerinden sonra, Muhammed Bâkî-Billah hazretlerinin talebesi olan büyük hadis alimi Abdülhak-ı Dehlevi hazretlerinin türbesini ziyaret etmek istiyoruz. Delhi'de doğan Abdülhak-ı Dehlevi hazretlerinin ailesi Moğol istilâsı sırasında Türkistan'dan göç ederek bölgeye yerleşen bir Türk boyuna mensuptu.
Delhi'nin güneyinde yeralan en eski mahallelerinden biri olan Mehrauli'de bulunan türbe Bahtiyâr Kâkî hazretlerin yaklaşık 850 metre uzaklıkta olmasına rağmen araçla ulaşımın zor olduğu bir konumdadır. Bu nedenle farklı bir ulaşım aracı tercih etmelisiniz.
Bahtiyâr Kâkî hazretlerin dergahından çıkınca çok yakında Jamila Mescidi bulunur. Buradan motorlu rikşalara binerek 5 dk lık bir yolculukla içerisinde bir dergah ve camii olan alana geliyoruz.
ABDÜLHAK-I DEHLEVİ |
|
Doğum Tarihi : 1551 |
Vefat Tarihi : 1642 |
Hindistan evliyâsından ve hadîs âlimi. Delhi'de doğdu. Âilesi Moğol istilâsı sırasında Türkistan'dan göç ederek bölgeye yerleşen bir Türk boyuna mensuptu.
Abdülhak-ı Dehlevî tahsil için yaklaşık 4 km uzaklıktaki medreseye gider gelirdi. Sabah namazından önce medreseye giderdi. Gecelerinin çoğu mütâlaa, gündüzleri ise yazmakla geçerdi. Mahalle çocukları gibi oynamaz gece de belirli vakitlerde uyumazdı. Annesi ona; "Arkadaşlarınla biraz oyna rahatına bak." dediğinde; "Anneciğim. Oyundan maksat hâtırı gönlü hoş etmek, hoş vakit geçirmektir. Benim gönlüm ya okumakla veya yazı yazmakla açılıp rahatlıyor." derdi.
Muhammed Bâkî-Billah hazretlerinin talebesi olmakla şereflendi. ilk zamanlar, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin yazılarını beğenmez, i’tirazlar yazardı. Fakat, son zamanlarda, Allahü teâlânın inâyetine kavuşarak, yapdıklarına pişman oldu. Tövbe etti.İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sâdık talebelerinden oldu. Teveccühlerine kavuşarak, feyz ve bereketlerinden istifâde etti.

Abdülhak-ı Dehlevî hazreri vasiyeti üzerine Sultan İltutmiş tarafından inşa edilen ve şimdilerde yıkılmış bir su deposu olan Hauz-i-Shamsi yakınında defnedilmiştir.
Mübareğin burayı seçmiş olmasının önemli bir sebebir vardır. Sultan İltutmiş (hükümdarlık dönemi 1211-1236), rüyasında peygamber efendimizi görkemli bir ata binmiş olarak Mehrauli'de belirli bir noktada dururken gördü . Peygamber Efendimiz, ona hac yolcuları için bir su deposunu tam o noktada kazmasını emretti sonra atının toynaklarını yere vurdu. Tam o noktadan bir su fışkırdı. Sultan rüyasından uyandı ve Kutbuddin Bakhtiar Kaki hazretleri ile birlikte rüyasında gördüğü yere koştu. Orada bir gecede ortaya çıkan bir su kaynağı buldular. Daha sonra etrafında büyük bir su deposu inşa edildi ve Sultan buna " güneşli su deposu " anlamına gelen Hauz-i-Şemsi adını verdi. Rukneddin Firdevsi hazretlerinin halifesi Necibüddin Firdevsi hazretlerinin kabri de buraya yakındır.


