Agra, Hindistan'da eski ile yeninin bütünleştiği bir belde. Tac Mahal, şehrin bir süsü ve Hindistan'ın da sembolü.
Sabah namazını Delhi de kıldıktan sonra yola çıkıyoruz. Agra, Tac Mahal nedeniyle Hindistan'ın en çok ziyaret edilen şehri olması dolayısıyla geniş bir otobanda yolculuk yapıyoruz. 2009 yılında yaptığımız ilk Agra yolculuğuna göre gelişme çok iyi seviyede.
Fatehpur, Agra'ya 35 km uzaklıkla bir kasabadır.
Enver Abi 1987 yılında 5. Hindistan ziyaretini Abdullah İsmet ile birlikte yaptığında Fatehpur'da Selim Çeşti hazretlerini ziyaret edip, türbenin de içinde bulunduğu camiide namaz kıldıktan sonra yaşlıca bir zat yanına yaklaşır :
- Mir Muhammed Numanı ziyaret ettiniz mi? diye sorar. Bu zât, İmam-ı Rabbani hazretlerinin en sevdiği müritlerinden birisidir.
Enver abi bu sual karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Zira 1971 yılında Hüseyin Hilmi Işık hazretleriyle birlikte yaptıkları ilk Hindistan ziyaretlerinde Mir Muhammed Numan hazretlerinin defnedildikleri yeri bulmak için çok uğraşmış ancak nasib olmamıştı.
İhtiyar da yıllarca Mir Muhammed Numan hazretlerinin türbedarlığını ve bekçiliği yaptığını ancak o bölgede hiç müslüman olmadığından ve nihayet yalnızlıktan dolayı ayrıldığını anlatır. Daha sonra Ekberabad isimli bir köyü işaret eder. Enver abi
- “Türbeyi nasıl buluruz?” diye sorunca, ihtiyar
- “Baba Numan nerede diye sorarsanız söylerler, onu herkes tanır” diye cevap verir.
Köye varıp sorduklarında, bisikletli bir genç kendisini takip etmelerini söyleyerek kendilerini Mir Muhammed Numan hazretlerinin türbesine götürür.

Hikmeti nedir bilinmez. Mübareğin kabrini bulmak zordur, araçla belli bir yere kadar yaklaşabildiğiniz etrafında hiç müslüman olmayan, hinduların yoğunlukla yaşadığı bir köy burası ama zamanla Agra çok büyüyünce merkezde kalmış. Tac Mahal ile yaklaşık 6 kilometrelik bir mesafede bulunuyor.
2009 yılındaki ilk ziyaretimizde yanımızda Hintli bir mihmandar olmasına etrafında dolanıp dolanıp kabrin tam konumunu bulamamıştık. En sonunda bisikletli bir ihtiyar kendisini takip etmemizi isteyerek Mir Muhammed Numan hazretlerine kavuşturmuştu bizi.
Ziyaret için aracınızı işaretli konuma bıraktıktan sonra sırasıyla verdiğimiz resimlerdeki yolu, yürüyerek takip ederek son resimdeki demir kapıya kolay bir şekilde ulaşabilirsiniz.




İmam-ı Rabbani hazretleri Mir Muhammed Numan hazretlerine 1609 yıllında hilâfet vererek dinin yayılması için Burhânpûr'a göndermiştir.
Mir Muhammed Numan hazretleri şöyle anlatır: Bir gün Resulullah efendimizi rüyâda gördüm. Hazret-i Ebu Bekr de yanındaydı.
Buyurdular ki: "Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Numan'a de ki; "Şeyh Ahmed'in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed'in merdûdu (reddettiği) benim de merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur."
Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; "Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm'ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum." diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah efendimiz hazret-i Sıddîk-ı ekber'e buyurdular ki; "Oğlum Muhammed Numân'a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed'in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed'in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur."





Türbenin bulunduğu alan bir çiftlik evi gibi korunmuş, içerisinde yaşayan aile kendilerinin Delhi'de yaşayan Enes Efendi tarafından görevlendirildiğini söylüyor.
İmam-ı Rabbani Hazretlerinin torunlarından olan Enes Efendi'nin etkisi ziyaret ettiğimiz hemen hemen tüm Nakşibendi büyüklerinin kabirlerinde görülüyor. Etraf tertemiz. Siyahla - beyaz gibi sanki başka bir alemdesiniz az önce geçtiğiniz yerlerde gördüklerinizden eser bile yok..
MÎR MUHAMMED NUMÂN |
|
Doğum Tarihi : 1569 |
Vefat Tarihi : 1650 |
Hindistan'ın büyük velîlerinden. Seyyid olup, Semerkand'da doğdu. Hindistan'a gelip, Hâce Bâkî-billah hazretlerinin sohbeti ile şereflendi. Hocasının vefâtına kadar Delhi'de hizmetinde bulundu. Hâce Bâkî-billah hazretlerinin, vefâtından sonra uzun seneler İmâm-ı Rabbânî hazretlerine hizmet etti ve sohbetinde bulundu.
Bir defâsında İmâm-ı Rabbânî hasta oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Eğer ölürsem, emâneti ehli olan birine bırakmak lâzım." diye düşündüler. O zaman bu ağır yükü yüklenebilecek, büyük oğulları Hâce Muhammed Sâdık ve hazret-i Mîr Muhammed Numân'dan başkası bulunmadığından, bu emâneti onlara ısmarlamak istedi. Bunun için de bâzı makamları, bu iki azîzin istidâdlarına göre, onların kalblerine akıttılar. Sonra oğullarının ve sevdiklerinin yalvarmaları ile Allahü teâlâya yaptığı duânın hemen akabinde sıhhate kavuştular.
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bizzat el yazıları ile yazdıkları hilâfetnâme vererek talebe yetiştirmesi için Burhânpûr'a gönderilmiştir.
Mîr Muhammed şöyle anlatır: Yine bir gün Resûlullah efendimizi rüyâda gördüm. Hazret-i Ebû Bekr de yanındaydı. Buyurdular ki: "Ey Ebû Bekr! Oğlum Muhammed Numân'a de ki; "Şeyh Ahmed'in makbûlü benim makbûlümdür. Şeyh Ahmed'in merdûdu (reddettiği) benim de merdûdumdur. Benim merdûdum da Allahü teâlânın merdûdudur." Bu müjdeyi işitince, son derece sevinip; "Elhamdülillah ki, ben hazret-i İmâm'ın makbûlüyüm. O hâlde Allahü teâlânın da makbûlü oluyorum." diye içimden geçirdiğimde, Resûlullah efendimiz hazret-i Sıddîk-ı ekber'e buyurdular ki; "Oğlum Muhammed Numân'a de ki; Onun makbûlü olan, Şeyh Ahmed'in de makbûlüdür, benim de, Allahü teâlânın da makbûlüdür. Onun merdûdu, Şeyh Ahmed'in, benim ve Allahü teâlânın merdûdumuzdur."
Enver abi hatıratında anlatıyor :
- Agra'ya geldik. Bir şoföre, bizi Mir Muhammed Numan hazretlerinin kabrine götür dedik. Yolu şaşırmış, aksi istikamete götürmüş. Fetihpur'a gelmişiz. Saate baktık namaz vakti geçecek. Orada önümüze kocaman bir câmi çıktı. Hemen girip namazı kıldık.
Ben ömrümde öyle görmedim, minare tamam, câmi tamam, ama ya mihrab? Yan yana üç tane mihrab var. Biri Müslümanlar, biri Hıristiyanlar, biri de Hindular için. İki yanda ta Zerdüşt ve Budistler için. Orada bir ihtiyara sordum. 'Burası ilk başta Ekber Şahin uydurduğu din-i ilahinin mabedi idi' dedi. Şimdi câmi olmuş.


Az ileride bir türbe var. Kime ait diye sorduk. 'Efendim bu Selim isminde çok mübarek bir zâttır. Ekber Şah bu câmiyi yaptırdığı zaman, burada bir tekke vardı. Bu tekkeyi de Çeştiye tarikatına mensup bu zât idare ediyordu. Ekber Şah bu zata geldi. Herkes Ekber denince esas duruşa geçiyordu. Astığı astık, kestiği kestik idi. 'Ben birkaç gün içinde geleceğim, bu zaman zarfında benim için bir cami yapın' dedi. Herkesin ödü kopuyor. Gece gündüz çalışıp câmiyi yapıyorlar.
Cami bitince Ekber Şah, Şeyh Selim'e geliyor, 'Benim hiç oğlum olmuyor. Dua et Allah bana bir erkek evlat versin' diyor. O zât da elini açıyor, 'Ya Rabbi, buna hayırlı bir evlat ihsan eyle!" diye dua ediyor. Çocuk dünyaya gelince Ekber Şah, bu zâtın hürmetine Selim ismini koyuyor. Çocuk büyüyünce, Selim Cihangir Han oluyor. Babasının kurduğu din-i ilahiyi kaldırıyor; bozuklukları temizliyor.


Tac Mahal… Selim Cihangir Han'ın oğlu olan Şah Cihan tarafından hanımı Mümtaz Mahal için yaptırılan ve halen bütün güzelliğini koruyan muhteşem eser, dünyanın 7 harikasından biri. Şah Cihan büyükleri tanıyan ve seven birisiymiş. Dünyanın her yerinden ziyaretine geliyorlar. Bunun da oğlu Evrengzib ki Muhammed Masum hazretlerinin talebesi ve dört dörtlük iyi bir sultan.
Bir Türk olan mimar ..med İsa Efendi'nin yıllar süren titiz çalışması ve 12 bin işçinin alınteriyle medana getirilen mermerden saray Tac Mahal'i seyrederken, hatta yorulup serin mermerler üzerinde bağdaş kurup otururken, yıllar öncesinin medeniyetini düşünmeden edemiyor.

Hindistan'a gelen her turistin veya deylet adamının ziyaret etmek istediği, hayranlık duyduğu Tac Mahal, günümüze kadar itinayla muhafaza edilmiş bir tarih hazinesidir.
Bu Türk-İslam şaheserinin kubbesi ve kapıları altındanmış. İç duvarları ise ise yakut ve zümrüt taşları ile süslüymüş. Ta ki, İngilizler yağmalayana kadar. Malesef ingilizler Hindistanı terk ederken Tac Mahal'in duvarlarındaki değerleri taşları yağmalamıştır. Kubbesindeki ve kapılarındaki altınları bile çalmışlar. Hindistan'da yaşanan bazı huzursuzluklar birer İngiliz mirasıdır.

